20 Eylül 2016 Salı

SOSYAL FOBİ





Sosyal Fobi, konuşurken, piyano çalarken veya yazı yazarken başkaları tarafından gözlenme korkusu duyan hastaları tanımlamak için ilk kez 1903’de Janet (phobies des situations sociales) tarafından kullanılmıştır . Sosyal fobi, 1966’da Marks ve Gelder tarafından tanımlanmasına karşın ilk kez APA (1980) tarafından yayımlanan Mental bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabının (DSM-III) 3. Baskısında yer almıştır. Klinik betimsel ve davranış tedavisi incelemelerindeki uzun deneyiminden sonra 1969 yılında Marks, fobileri; agorafobi, sosyal fobi, hayvan fobileri ve değişik özgül fobiler olarak dörde ayırmıştır. Marks’a göre bu dört fobi alt tipi birbirinden yalnızca klinik bakımdan değil, başlangıç yaşı, seyri, epidemiyolojik özellikler açısından oldukça farklıdır. Böylece sosyal fobi Marks’ın etkisiyle ayrı bir rahatsızlık olarak ele alınmaya başlanmıştır. Marks’ın özünü başkaları tarafından gülünç görünme korkusunun oluşturduğu, başka insanların varlığında yeme, içme, ses titremesi, yüz kızarması, konuşma, yazı yazma veya kusmadan korkma şeklindeki sosyal fobi tanımına DSMIII, DSM-III-R’de büyük ölçüde yer verilmiştir. Günümüzde ise sosyal fobi DSM-IV ve ICD gibi ana sınıflandırma sistemleri içinde anksiyete bozuklukları arasında ele alınmaktadır.
Sosyal fobi, DSM-III-R‘ ye göre: “Başkaları tarafından değerlendirileceği bir ya da birden çok durumdan sürekli korkma; utanç duyacağı ya da rezil olacağı biçimde davranabileceğinden veya bir şey yapacağından korkma” olarak tanımlanmış, örnekleri arasında da toplum önünde konuşurken, konuşmasını sürdüremeyecek olma, başkalarının yanında yemek yerken, yedikleriyle boğulacakmış gibi olma, genel tuvaletleri kullanamama, başkalarının önünde yazı yazarken elin titremesi, sosyal durumlarda soruları cevaplandıramayacak olma ya da aptalca şeyler söyleyecek olma durumları belirtilmiştir.
DSM-IV’ de ise sosyal fobi “tanımadık insanlarla karşılaştığı ya da başkalarının gözünün üzerinde olabileceği, bir veya birden fazla toplumsal ya da bir eylemi gerçekleştirdiği durumdan belirgin ve sürekli bir korku duymadır. Kişi, küçük duruma düşeceği, utanç duyacağı bir biçimde davranacağından korkar (ya da anksiyete belirtileri gösterir). Kişi, korkusunun aşırı, anlamsız olduğunu bilir. Korkulan toplumsal durum veya bir eylemin gerçekleştirildiği konumdan kaçınılır veya yoğun kaygı, sıkıntı ile bunlara katlanılır. Kaçınma, toplumsal ya da bir eylemin gerçekleştirildiği durumdan sıkıntı duyma, kişinin olağan günlük işlerini, mesleki ya da eğitimle ilgili işlevselliğini, toplumsal etkinliklerini veya ilişkilerini bozar şeklinde tanımlanmaktadır .

Sosyal Fobiklerin Tipik Davranış Biçimleri
Sungur ’a göre sosyal fobiklerin tipik davranış biçimleri şöyle özetlenebilir:
a) Kişinin ilgi ve dikkatinin kendisi üzerine odaklanması,
b) Kişinin kendisi ile ilgili olumsuz değerlendirmeler yapması,
c) Kaçma ve kaçınma davranışları,
d) Normal işlevlerin kesintiye uğraması,
e) Sosyal beceri eksikliği.

Sosyal Fobinin İki Ayrı Alt Tipi
Sosyal fobinin iki ayrı alt tipi bulunmaktadır. Bunlar özgül ve yaygın sosyal fobi olarak adlandırılır. Yaygın sosyal fobi, hemen tüm sosyal ortamlarda ortaya çıkan korku, kaygıdır. Özgül sosyal fobiye göre daha çok eş tanı gösteren, daha çok yeti yitimi yapan, daha çok ailesel özellik gösteren ve daha uzun süren alt tiptir.
Özgül sosyal fobi, bir veya birkaç sosyal ortamlarda sınırlı korkuları tanımlar. Yaygın sosyal fobi, tüm sosyal fobilerin üçte birini oluşturmaktadır ve belirtileri çekingen kişilik bozukluğu belirtileri ile %70-80 oranında örtüşme göstermektedir.

 Sosyal fobide Görülen Korku ve Kaçınma Özelliği
Sosyal fobi, kişinin başkalarınca değerlendirileceği birden çok durumdan sürekli korkma; aşağılanacağı, utanç duyacağı ya da gülünç duruma düşecek biçimde davranacağından korkma olarak tanımlanmıştır
Sosyal fobinin temel psikolojik görünümü kişinin yapıp ettiklerinin yersiz ya da yetersiz olarak değerlendirileceği düşüncesinden kaynaklanan biçimde sosyal ortamlarda utanma ya da aşağılanmaktan aşırı ve sürekli bir şekilde korku duymadır. Sosyal fobik bireylerde iki davranış özelliği görülür. Bu özelliklerden biri korku iken diğeri ise kaçınma özelliğidir.

Korku:
Sevgi, öfke, neşe ya da üzüntü gibi doğal olan duygulardan biri de korkudur. Korku tehlike karşısında ortaya çıkan ve kişinin hayatta kalmasını sağlayan, korumaya yönelik bir tepkidir .
Korku kişinin kendi düşüncelerinin sebep olduğu bir duygudur. Bu düşüncelerin içeriğinde "tehlike" olduğu için korku reaksiyonu verilir. Bu nedenle aynı durumla karşılaşan değişik kişiler, farklı düşünceleri neticesinde farklı reaksiyonlar verebilirler. Ancak çoğu zaman korkuyu yaşayan kişiler bunun kendi düşüncelerinden kaynaklandığını bilmedikleri için, etkili bir çözüm üretme yoluna gitmezler ve çaresizlik yaşayarak, korkularını kriz boyutlarına taşıyabilirler. Yaşanan bu krizler de kaçınma davranışlarını arttırarak hayattan zevk alma potansiyelini azaltırlar. Öte yandan, korku hissini yaratan ortamdaki düşüncelerini sorgulayan ve bu ortamdan kaçmayan kişiler, bu duygularını yenmeleri sonucunda hem önemli beceriler kazanırlar hem de kendilerine olan güven ve yeterlilik hislerinin artması gibi anlamlı gelişmeler gösterirler.
Çocuk büyüdükçe toplum ortağı olur. Büyük insana benzer korku ve kaygılar yaşar. Ülkemizde çocuk ve gençlerin korkularını belirlemeye yönelik yapılan çalışmalarda; en yoğun olarak belirtilen 10 korku arasında; anne- baba ya da aileden birinin ölümü, dini içerikli korkular, kendilerine gelebilecek tehlike ve fiziksel örselenmeler (araba, elektrik çarpması, ateşli silahla vurulma gibi), sosyal durum (derslerde başarısız olma, hata yapmak gibi), hayvan korkuları olduğu, kız ve erkekler arasında bulgular açısından benzer özellikler olduğu saptanmıştır.
Korkuların oluşma mekanizmalarına bakıldığında; Rachman (2004)’a göre korku duygusu üç yolla kazanılır. Bunlar:
1-Doğrudan şartlanma: Örneğin bir çocuğun köpek tarafından saldırıya uğramasından sonra oluşan korkular.
2-Modelleme: Örneğin; çocuğun annesinin ya da ağabeyinin korkularını izlemesiyle oluşan korkular
3-Bilgilendirme: Örneğin; çocuğun diş hekimi, doktor ve hastane ile ilgili öykü ve şakalar dinlemesi gibi.
Engellenme; bazı çocuklar korku ve kaygılarını keşfetmeye, yaklaşmaya, nesnelere dokunmaya ve manuple etmeye karşı isteksizdirler. Tanımadıkları kişilere yaklaşmaktan, etkileşimden kaçınırlar. Bazıları anne babalarına yapışır. Çevredeki insanları tanısalar bile yanlarından ayrılmazlar. Kimi anne babadan uzak, belli bir mesafede durur onlara korku ve ihtiyatla bakar. Engellenmiş çocuklar ile utangaç çocuklar karıştırılmamalıdır. Engellenmiş çocuklar tehlikeden kaçmaya karşı hazır olurlar. Tetikte ve tedbirlidirler. Utangaç çocuklar ise diğer çocuklar gibi anne babalarıyla güvenli ilişki geliştirebilirler.
Erişkin fobilerinin çocukluk çağına dayanan belirgin kökleri vardır ve bazıları yetişkinlik döneminde de sürer. Çocukluk döneminde görülen korkuların çoğu günlük deneyimlerinden kaynaklanır. Korkuların ortaya çıkmasında genetik ve mizaç özellikleri de  etkilidir.
Korkuların yaşa göre değişiklik gösterdiği bunun nedeninin ise çocukların yaşlara göre fantezileri, gelişen bilişsel beceriler ile birlikte dünyayı algılama ve yorumlama becerisi olarak gösterilmektedir. İki ve dört yaş arası; ayrılık ve kayıplara; ilk üç yaş ise bedenlerine yönelik korku, okul öncesi dönemde ise; karanlık, hayali canavar, kaçırılma korkusu yaşandığı gösterilmiştir. Altı yaştan sonra ise okul korkuları, performans kaygıları gibi daha gerçekçi korkular başlar. Fobiler ise yaşa özgü değildir, uzun dönem devam eder, istemli kontrollü durumun gerektirdiğinin ötesindedir. Açıklanamaz, genellikle kaçınma ile sonlanır
Korku yaşayan çocukta; kalp hızında artış, soluk alışta hızlanma, ağızda kuruluk, adalelerde gerginlik, tüm bunlar vücudu korku durumunda kaçma ya da savaşmaya hazırlayan normal tepkilerdir. Korku çocukların düşüncelerini de farklılaştırabilir. Yapamayacağım, beceremeyeceğim gibi olumsuz beklentileri sıklaşır. Korkulan durumu tehdit edici olarak algılayabilir. Davranış düzeyinde bazı çocuklar korku uyaranından veya ortamdan kaçar, uzaklaşır.

Kaçınma; korkulan nesneden uzaklaşmadır. Kaçınma ile nesneden uzaklaşılır ve korku azaltılır. Böyle davranmakla geçici bir rahatlık sağlanır. Ancak bu durum uzun dönemde yaşamı etkileyecek uyumsuzluğa neden olabilir.
Kaçınma: Anne babadan fiziksel olarak kaçınma ya da içe çekilme, baş edilmeyen kaygı ve korkuya karşı kullanılan savunmadır. Doğal olarak insanlar, tehlikeli olarak değerlendirdikleri durumlardan mümkün olduğu kadar uzak kalmak, eğer bu durumun içindelerse de kaçmak, kendini korumak isterler. Dolayısıyla korku içerdiği tehlike düşüncesi neticesinde, beraberinde korunma, kaçma davranışı getiren bir duygudur
Korku, Kaygı, Fobi ve Stres
Kaygı (bunaltı-anxiety), duygulanımın elem yönünde artmasıdır. Kaygı korkuya benzer bir duygulanım durumudur. Genel olarak gelecekte kötü bir şey olacakmış gibi algılanır. Kaygının hoş olmayan elem veren duygulanım durumu, geleceğe yönelik endişeli beklenti ve bu durumların öznel algılanıp duyumsanması, bedensel gerginlik ruhsal tedirginlik ve sonrası panik durumu yaşanır. Fobilerde ise kişi korkusunun gereksiz anlamsız olduğunu bilir. Ancak korktuğu durum nesne olay ile karşılaştığında ya da tasarladığında kaygıları artar.
Stres: Zorlanma ve uyum gösterme süreçleri içerisinde ortaya çıkan karmaşık, duygusal, davranışsal tepkiler ve bu tepkilerin fizyolojik bağlantılarını tanımlamak için kullanılır. Bu açıdan bakıldığında stres, organizmanın bedensel ve ruhsal sınırlarının tehdit edilmesi ve zorlanmasıyla ortaya çıkan ve yansımasını psikolojik ve sosyal düzeylerde gösteren bir durumdur.
Fobi (bunaltı), özel durum ya da nesneler karşısında ortaya çıkar ve kişi budurumdan kaçınmaya çalışır (agorafobi, sosyal fobi gibi). Bu durumlar dışındakişilerde belirgin bir bunaltı genellikle görülmez.
Korku: Tehlike düşüncesinin uyandırdığı duygusal bir reaksiyondur. Korkuve kaygı, içerikleri bakımından birbirine çok benzeyen kavramlar olmalarının yanısıra, kaygıda bu duyguyu meydana çıkaran durum, kişi için çok açık değildir fakatkişi aşırı korku reaksiyonu verir.
Kişide korku durumu olabilmesi için ruhsal bir tepki, bu ruhsal tepkinintemel şartı da gerçek veya muhtemel bir tehdit halinin algılanmasıdır. Gerçek korku;somut olarak var olan, tehdit edici bir nesne veya duruma, örneğin başarısızlığa yöneliktir.
Korku ile kaygı arasında bir ayırım yapmak çok zordur ve ikisi arasındaki ilişki karmaşıktır. Kaygı sıklıkla korkuyu izler, kaygı deneyimleri de kaygının geri döneceğine dair bir korku yaratır. Hem korku hem de kaygı iç ve dış nedenlerden kaynaklanabilir. Her ikisinde de artmış uyarılma durumu ve buna eşlik eden fizyolojik belirtiler vardır.
Korku, belirgin bir nedene karşı verilen duygusal tepkiyi belirler. Pek çok korku reaksiyonu yoğundur. İçinde acillik taşır. Bu sırada kişinin uyarılma düzeyi artar. Aynı zamanda dönemseldir ve kişi korkulan durumdan uzaklaştıkça azalır veya kaybolur. Mantıklı olabileceği gibi mantıksız da olabilir. Kaygıda ise kişi yaşadığı gerilimin nedenini tanımlamakta zorluk çeker. Kaygı; yaygın, nesnesiz, rahatsız edici ve süreklidir. Açık olarak nedeni belirlenemez ve kontrol edilemez. Başlangıcı ve bitişi belirgin değil yaygındır. Korkudan farklı olarak acil bir yanıttan çok artmış bir dikkatin hakim olduğu bir durumdur. Korku gibi kaygıda da uyarılma düzeyi belirgin olarak artar.

Sosyal Fobi İle Benzer Özellik Gösteren Durumlar
Sosyal fobi belirtileri ile benzer belirtiler gösteren durumlar; utangaçlık, sınav kaygısı, yaygın anksiyete bozukluğu, çekingen kişilik bozukluğudur.
Sınav kaygısı:
Daha çok performans kaygısı olarak kabul edilmiştir. Sınavdaki performansının başkaları tarafından olumsuz değerlendirileceği korkusunu da içeren sınav kaygısı DSM-IV'de betimleyici olarak sosyal anksiyete bozukluğu örneği içinde yer almıştır. Sınav anksiyetesi genellikle sosyal anksiyeteyle ilişkili durumlardan biridir. Sosyal anksiyetede başkalarının önünde hata yapmaktan korkmak var iken, sınav anksiyetesinde sınavda kötü bir performans sergilemekten korkmak belirgindir .Aslında sosyal anksiyetede olduğu gibi sınav anksiyetesinde de bilişsel, bedensel ve davranışsal belirtileriyle olumsuz değerlendirilmekten korkma söz konusudur. Bu iki problemin benzerliğini destekleyen bir araştırmanın bulgularına göre, sınav anksiyetesi olan çocukların yaklaşık % 60’ı sosyal anksiyete ya da yaygın anksiyete bozukluğu tanı ölçütlerini karşılamaktadır.

Okul fobisi:
Çocuklar okula başlayıp ebeveynlerinden ayrılmaları gerektiğinde genellikle anksiyete yaşarlar. Okula giden çocukların % 2-3’ü için okula başlamayı takip eden günlerde ebeveynlerden ayrılma korkusu, ağlama ve okula gitmeyi reddetme devam eder . Bu durum okul fobisi olarak da adlandırılmaktadır. Ancak bu isimlendirme yanlış olduğu, okul fobisi yerine okul reddi olarak isimlendirilmesi gerektiği belirtilir. Çünkü çocukların okuldan değil, ebeveynlerinden ayrılmaktan, başkalarıyla beraber olmaktan korktukları, bu nedenle bazı olgular için sosyal anksiyeteden söz edilebileceği belirtilmektedir . Okul bir takım sosyal aktiviteleri gerektirir, bunlar da sosyal anksiyetesi olan çocuklar için oldukça rahatsızlık vericidir. Örneğin sınıfta sorulara yanıt vermek, başkalarının önünde yüksek sesle okuma yapmak, tahtaya yazmak, kantinde veya yemekhanede yemek yemek, beden eğitimi derslerine katılmak gibi.
Yaygın anksiyete bozukluğu:
Yaygın kaygı bozukluğunda kişi sosyal olan veya olmayan tüm durumlarda yaygın kaygı ve endişe yaşar. Sosyal anksiyete bozukluğu ile örtüşmesine karşın, kesin sınırlarını belirleyecek ölçütler henüz belirlenmemiştir. Bu hastalara kıyasla sosyal anksiyete bozukluğu olanlarda baş ağrısı, ölüm korkusu, terleme, kızarma ve soluma güçlüğü daha seyrek oluşmaktadır. Sosyal anksiyete bozukluğunda; kızarma, terleme sıklıkla görülen yakınmalar iken; panik bozukluğunda çarpıntı, göğüs ağrısı, soluk alamama, baş dönmesi, görme bulanıklığı ve baş ağrısına daha sık rastlanır. Ayırıcı tanı için önemli olan ölçüt utanma ve aşağılanma korkusudur .
Sosyal fobide kişi için başkalarının kendisi ve performansı hakkındaki düşünceleri önem kazanmaktadır. Sosyal anksiyete bozukluğu olan hastalar yalnız olduklarında daha rahat olmalarına karşın, panik hastaları kendilerini başkaları ile birlikte iken daha emniyette hissederler. Sosyal kaygısı olan kişi, başka insanlarla konuşma korkusu nedeniyle evden çıkmaktan kaçınırken, agorafobisi olanlarda genel kalabalık korkusu hakimdir. Örneğin, agorafobisi olan kişinin süper market içinde iken yaşadığı akut kaygı durumu marketten çıkarken azalır. Buna karşın sosyal anksiyete bozukluğu olanlar süper markette etrafı gezinirken ve alışverişini yaparken etkilenmezler. Ama alışveriş bitiminde ödeme yapmak için kasalara yaklaştıklarında sosyal ilişkide bulunma şansı arttığı için kaygıları aniden artış gösterir.
 Ülkemizde sosyal fobinin diğer psikiyatrik hastalıklarla birlikteliğinin araştırıldığı çalışmada sosyal fobiye; depresyon, obsesif kompulsif bozukluktan sonra üçüncü sırada yaygın anksiyete bozukluğunun eşlik ettiği görülmüştür.

Çekingen kişilik bozukluğu:
Tek başına yaygın sosyal anksiyete bozukluğu olanlara kıyasla çekingen kişilik bozukluğu olanlarda anksiyete düzeyi daha yüksek, işlevsel kayıp daha fazladır. DSM-IV'de çekingen kişilik bozukluğu tanı ölçütleri DSM-III-R'nin ölçütlerinde daha fazla sosyal anksiyete bozukluğu ölçütlerine benzemektedir. Bu ölçütler, eleştirilme korkusu ile kişiler arası ilişkilerden kaçınma, alay konusu olacağı korkusuyla yakın ilişkilerden uzak durma, sosyal ortamlarda reddedileceği konusunda aşırı uğraşma ve yeni kişiler arası ortamlarda ketlenme, sosyal olarak tümüyle beceriksiz olduğuna inanma, utanacağı korkusuyla yeni aktivitelerden kaçınmayı içermektedir
Sosyal anksiyete, uzun yıllar bir kişilik özelliği olarak düşünülmüştür. 1960’lı yıllarda sosyal anksiyeteyi bir fobi biçimi olarak tanımlama eğilimi belirmiştir.
Günümüzde ise; sosyal fobi ile çekingen kişilik bozukluğu arasındaki benzerlik ve farklılıklar giderek daha çok tartışılmaktadır. Çekingen kişilik bozukluğunun bilişselve davranışsal özellikleri sosyal fobiye oldukça benzerlik göstermektedir
Utangaçlık ve çekingen davranışın kadınlarda özendirildiği ve iyi kabul gördüğü, erkeklerde ise bir eksiklik olarak algılandığı toplumumuzda erkeklerin sosyal fobi belirtilerinden daha fazla rahatsız olduğu düşünülebilir.

Utangaçlık:
Geniş ölçüde sosyal anksiyete bozukluğu ile bir çakışma göstermesine karşın utangaçlığın kabul görmüş tam bir tanımının yapılmamış olması nedeniyle kesin
sınırları tam olarak belirlenememiştir.
Utangaçlık diğer bir deyişle insanlarla etkileşimde bulunmaktan korkmak, kaçınmak ve sosyal ortamlarda sıkılgan olmaktır.
Utangaç bireyler diğer insanlar tarafından gülünç bulunacaklarını ve bu nedenden dolayı da insanların kendilerine acıyacağını düşündüklerinden diğerlerinin dikkatlerini çekecek hiçbir şey yapmaz ve söylemezler. Sosyal ortamlarda utangaçlığın sıkıntı doğuran sonuçlarını yaşayan insanlar, nerede ne söyleyeceklerini bilememekte, yanlış bir şey söylemekten ya da yapmaktan korkmaktadırlar. Diğerleri
tarafından eleştirilmek ya da gülünç duruma düşmek korkusuyla kendileri hakkında her ne olursa olsun; duygularını, isteklerini, geçmiş deneyimlerini açığa vurmaktan kaçınmaktadırlar.
Sosyal etkileşim, insan yaşamının vazgeçilmez bir parçasıdır. İnsanın uyumunda ve mutluluğunda sağlıklı sosyal etkileşimin büyük payı vardır. Utangaç çocuklar, sosyal beceri gerektiren; gruba uygun şekilde girebilme ve etkili iletişim kurabilme gibi davranışlardan yoksun olmalarından dolayı, zamanla arkadaşları tarafından kabul görmeyen ve reddedilen çocuklar haline gelmektedirler. Kabul görmeyen çocuklar da giderek bu sıfatlara uygun davranmaya başlarlar.
Diğerleri tarafından değerlendirilmekten korkan bireyler, sosyal ortamlardan kaçmaya eğilimli oldukları için kendilerine hayali dinleyiciler yaratabilmektedirler. Bunun bir sonucu olarak utangaç insanlar, kendilerini sosyal etkileşimlerin ve arkadaşlıkların birçoğundan yoksun bırakmakta ve böylece kendilerini daha rahat hissetmektedirler
Özellikle, gelişmiş ülkelerde, utangaç olmanın başarılı iş ve meslek yaşamı ve kariyer gelişimi açısından büyük bedelleri vardır. Utangaçlık, zaman zaman birey için yaşamsal öneme sahip olabilmektedir. Utangaçlığın biyolojik boyutuna rağmen, bireyde oluşturduğu etkileri azaltmak amacıyla iyi hazırlanmış programlar ve yöntemler önerilmektedir.
Bazı insanlarda utangaçlık problemi sosyal bir durumda düşündüklerini söyleyebilmenin bile sıkıntı yaratması halidir. Bazı bireylerde bu sıkıntılı durumlar fiziksel görüntülerine de yansımaktadır. Bazı bireylerde büyük ya da küçük oranda kaygı, yüz kızarması gibi fiziksel belirtilerle birlikte görülebilir. En önemli gelişim dönemlerinden biri olan ergenlik dönemi, utangaçlığın yoğun olarak görüldüğü ve en zirvede yaşandığı dönemdir. Utangaçlık ergenlik döneminde çocukluk dönemine göre daha yaygın, sabit ve ısrarlı bir özellik gösterir.
Bu dönemde ergen yoğun iç çatışmalar yaşamakta, duygusal davranışları artmakta, çelişkili düşünce ve davranışları yüzünden çeşitli duygusal değişimler göstermektedir. Ergen, karşı cinsten bireylerle duygusal ilişkilere girmek istemekte ancak bu durum ona zor ve karışık gelmektedir. Bu karmaşıklık ergenin utangaç olmasına neden olabilmektedir.

Sosyal Fobinin Ortaya Çıkma Yaşı
Sosyal kaygı (başlangıç yaşı 15-25) ergenlik döneminde başlaması, toplum içinde gözler üzerindeyken, yaşanan korkunun kışkırtılması anlamına gelir.
Sungur’a göre ise sosyal fobinin başlama yaşı 13-20 arasında olmasına rağmen sorunun başlangıcından ortalama olarak 10 yıl sonra tedavi amacıyla kliniklere başvurulmaktadır. Sosyal fobinin ergenlik döneminde ortaya çıkma nedeni olarak; birey, kendisini özerk bir kimlik olarak topluma kabul ettirme ve kendini gösterme çabası içine girer. Ergen için sosyal ilişkilerde etkililik ve başkaları üzerinde bırakılan izlenimlerin niteliği çok önemlidir. Bu konuda göstereceği başarıya ilişkin olarak, kendisinden yüksek beklentiler içindedir. Birey için beklentilere cevap verememe, sosyal kaygı düzeyini arttıran bir faktör olarak belirir. Bu durum özellikle okul çağı çocuk ve gençlerinde yıkıcı etkiler yaratabilir
Sosyal fobinin yoğun olarak görüldüğü yaşam dönemi dikkate alınacak olursa, orta ve yüksek öğrenimin devam ettiği döneme rastladığı söylenebilir.
Sosyal fobi, küçük düşürücü bir yaşantıdan sonra birden başlayabileceği gibi, yavaş yavaş da başlayabilir. Bu tür korkuların ortaya çıkmasında çekingenlik, sıkılganlık, utangaçlık önemli nedenler arasında yer almaktadır. Çocukluk ve ergenlik çağında evde, okulda ve toplumda uygulanan eğitim sisteminin etkisi ile çoğu insan göz göze ve yüz yüze gelmekten çekinir, utanır, elleri terler, titrer. Özellikle gençlik çağında daha sık görülen çekingenlik ve utangaçlığın temelinde, ilgi ve sevgiden yoksunluk, kişinin kendisine ve başkalarına güven duymaması, kendini gereğinden fazla hatalı, çirkin, kötü, eksik, olumsuz, başkalarını; doğru, güzel, olumlu, iyi görmesi kendisine olan saygısını yitirmesi, başkaları tarafından anlaşılmama, dışlanma ve reddedilme korkusu bulunur.
Ağırlıklı olarak ergenlik döneminde görülen sosyal fobi, yetişkinlik dönemine sağlıklı geçişi mümkün kılacak gelişimsel görevlerin başarılmasına engel oluşturabilir. Bu durum bireyin sosyal ilişkiler kurup sürdürme, akademik alanda başarı kazanma, iş bulma ve işinde ilerleme potansiyellerini sınırlamaktadır.

Uzm. Psikolog Reyhan Nuray Duman
          Bütüncül Psikoloji 
Danışmanlık ve Eğitim Merkezi


19 Eylül 2016 Pazartesi






ŞEMA TERAPİ ve ERKEN DÖNEM UYUMSUZ ŞEMALAR


1.Şema Terapi Modeli
Şema Terapi Modeli klasik bilişsel-davranışçı terapi yaklaşımının yardım etmekte zorlandığı kronik ve kişilikle ilgili sorunlara sahip hastaları tedavi etme amacıyla Young ve arkadaşları tarafından geliştirilen ve birçok farklı terapötik yaklaşımı özünde barındıran sistematik bir terapi modelidir (Young, Klosko ve Weishaar, 2003).
Temelini bilişsel-davranışçı kuramdan alan şema terapi modeli, psikolojik sorunların çocukluk ve ergenlik dönemi kökenlerine, duygusal tekniklere, terapist hasta ilişkisine ve uyumsuz başetme tekniklerine daha fazla odaklanmasıyla genel anlamda bilişsel davranışçı terapi yaklaşımının genişletilmiş hâlidir ancak bilişsel-davranışçı kuramın dışında nesne ilişkileri geleneği, Gestalt terapisi, yapısalcılık, bağlanma modeli ve psikanaliz gibi farklı yaklaşımlardan da beslenen bütünleyici bir terapi modelidir (Martin ve Young, 2010; Young ve ark, 2003).
Şema terapide bilişsel, duygusal, kişilerarası stratejiler birleştirilerek çocukluk dönemindeki çekirdek duygusal ihtiyaçların karşılanmamasından kaynaklanan ve erken dönemlerden bireyin güncel yaşamına uzanan erken dönem uyumsuz şemalara odaklanılarak kişilerin temel duygusal ihtiyaçlarını giderebilmeleri için uyumlu yollar bulmalarına yardım edilmesi amaçlanır. Bu model, akut psikiyatrik sorunlar yerine tedavisi zor kabul edilen süreğen kişilik düzeyindeki psikolojik bozuklukların tedavisinde kullanılmaktadır
Modelin ortaya çıkış noktası kişilik bozukluklarının tedavi edilmesi olsa da süreç içerisinde kullanım alanı genişleyen şema terapi, sadece eksen II bozukluklarında değil aynı zamanda kronik kaygı bozuklukları, depresif bozukluklar, yeme bozuklukları gibi eksen I bozukluklarının tedavisinde  ve orta düzeyden ciddi dereceye uzanan çift ve evlilik sorunları, örtük ve açık çatışmalar, iletişim sorunları, güven sorunları, tatmin edici olmayan cinsel yaşam, öfkeli tepki örüntüleri, affektif bozukluklar, ilişkide madde, cinsel ya da diğer bağımlılıklara bağlı etkileşimler, istismar edici ve cezalandırıcı ilişki, çoklu aşk ilişkileri, kişilik çarpışmaları, bağlanamama gibi geniş bir sorunlar yelpazesinde işe yarar görünmektedir (DiFrancesco, 2009).
2. Erken Dönem Uyumsuz Şemalar
Şema terapi modelinin temelinde hatıraları, duyguları, bilişleri ve bedensel algıları içeren; erken dönemde aile, kardeş ve akranlarla işlevsel olmayan deneyimler sonucunda oluşan ve kişinin kendini ve diğerleriyle olan ilişkilerini kavramsallaştırma şeklini kapsayan “şema” kavramı yer alır.
Kendilik anlayışının merkezinde yer alan şemalar ortaya çıktıkları dönemde çocuğun yaşadıklarını anlamlı kılması ve acıyı engellemesi gibi amaçlara hizmet etse de zaman içerisinde katı ve değişime dirençli olmaları nedeniyle işlevsiz hale gelebilmektedir .
3. Erken Dönem Uyumsuz Şemaların Özellikleri
Erken dönem uyumsuz şemaların çoğu, çocukluk ve ergenlik döneminde tekrarlayan zarar verici deneyimler sonucunda gelişmektedir . Ancak her ne kadar erken dönem uyumsuz şemaların gelişmesinde çocukluk çağı travmaları etkiliyse de her şemanın kökeninde bir çocukluk çağı travmasının yer aldığı söylenemez (Young ve ark, 2003).
Çocukluk ve ergenlik döneminde temelleri atılan şemalar, yetişkinlik döneminde yaşanan olaylarla tetiklenerek kişilerin düşünceleri, hisleri, davranışları, diğerleri ile olan ilişkileri, kendilik algıları ve ruh durumları üzerinde önemli bir rol oynamaktadır ve paradoksal bir şekilde kişilerin niyet etmeden çocukluklarında onlara en çok zarar veren koşulları yeniden yaratmalarına yol açmaktadır.
Erken dönem uyumsuz şemalar her ne kadar özyıkıcı ve acı verici olsalar da kişilere rahat ve bilindik bir dünya sunmaktadırlar; bu nedenle de kişiler şemalarını tetikleyen olaylara yakınlık duymaktadır Çünkü kişilerin şemalarından vazgeçmeleri, kendilerinin kim olduğunu ve dünyanın nasıl bir yer olduğunu bilmenin güveninden de vazgeçmeleri anlamına gelmektedir (Young ve Klosko, 2011).
 Bu durum şemaların değişmesini zorlaştıran sebepler arasında yer almaktadır. Kişiler çocukluk dönemlerinde gerçekçi olan ancak artık yararlı bir amaca hizmet etmeyen şemaları diğerleriyle olan ilişkilerinde var etmeyi sürdürdüklerinde şemaların işlevsiz doğası en görünür hale gelmekte ve sorunun kendisini oluşturmaktadır (Young ve ark, 2003).
Şemaların bir diğer özelliği boyutsal yapıda olmalarıdır; bunun anlamı şemaların kişiden kişiye değişen düzeyde şiddet ve yaygınlık göstermesidir. Şemanın şiddeti arttıkça, şemayı tetikleyen durumların sayısı ve sonucunda ortaya çıkan olumsuz duygunun yoğunluğu ve süresi de artmaktadır (Young ve ark, 2003).
4. Erken Dönem Uyumsuz Şemaların Kökenleri
Erken dönem uyumsuz şemaların gelişmesinde etkili olan faktörler; çekirdek duygusal ihtiyaçlar, erken dönem yaşam deyimleri, gereksinimlerin zarar verici biçimde engellenmesi şeklinde üç ana başlık altında toplanmıştır (Young ve ark., 2009).
1) Çekirdek Duygusal İhtiyaçlar:  Kişiden kişiye yoğunluğu farklılaşsa da evrensel olan çocukluk dönemi duygusal ihtiyaçların karşılanmamasının, erken dönem uyumsuz şemalara yol açtığı düşünülmektedir (Young ve ark., 2009). Bu çekirdek ihtiyaçlar aşağıda sıralanmıştır;
i. Başkalarına güvenli bağlanma (güvenlik, istikrar, bakım ve benimsenme)
ii. Özerklik, yetenek, olumlu kimlik algısı
iii. İhtiyaç ve duyguları ifade etme özgürlüğü
iv. Kendiliğindenlik ve rol yapma
v. Akılcı sınırlar ve özdenetim
Evrensel olduğu düşünülen bu çekirdek ihtiyaçların, psikolojik açıdan sağlıklı bireyler tarafından uyumlayıcı şekilde giderildiği varsayılmaktadır (Young ve ark., 2003).
2. Erken Dönem Yaşam Deneyimleri: Yetişkin yaşamda aktive olan şemalar, erken dönemde ebeveynlerle yaşanan sahnenin bir benzeri olduğundan, baskın olan şemaların kökenine bakıldığında çekirdek ailenin önemli bir rolü olduğu görülmektedir
Young ve arkadaşları (2009), şemaların gelişiminde önemli rolü olan erken dönem yaşantıları  4 kategori altında incelemişlerdir.
i. Gereksinimlerin zarar verici biçimde engellenmesi: Çocuğun, ebeveynleri tarafından istikrar, anlayış ve sevgi gibi önemli gereksinimlerinin karşılanmadığı ya da yeterince iyi deneyimlerin bulunmadığı durumu ifade etmektedir. Bu durum sonucunda duygusal yoksunluk ya da terk edilme gibi şemalar ortaya çıkabilir.
ii. Travmatize etme, örseleme ya da kurbanlaştırma: Fiziksel ya da duygusal açıdan zarar gören ve kurban edilen çocuk güvensizlik/suistimal edilme, kusurluluk/utanç, zarar görme karşısında incinebilirlik gibi şemalar geliştirebilir.
iii. Gereksinimlerin gerektiğinden fazla karşılanmaya çalışılması, aşırı koruma: Ebeveynlerin çocukların ihtiyaç duyduğundan fazlasını sağlaması durumunda çocuklar, hak görme/büyüklenmecilik şemalarını geliştirebilirler. Ebeveynler, çocukların temel duygusal gereksinimlerini karşılamak yerine onlara karşı aşırı müdahaleci ve koruyucu olduğunda ya da ölçüsüz özerklik ve özgürlük sunduğunda ise bağımlılık/yetersizlik gibi şemalar ortaya çıkabilir.
iv. Seçicici içselleştirme ya da önem verdiği kişilerle özdeşleşme: Bu durum, çocukların ebeveynlerinin düşüncelerini, duygularını, deneyimlerini ve davranışlarını seçici şekilde içselleştirmesi ya da onlarla özdeşim kurmasını ifade etmektedir. Örneğin ailesinden şiddet gören bir çocuk, karşı koyamayıp "kurban" rolüne girebilir ya da karşı koyup özdeşleşerek "saldırgan" haline gelebilir.
3) Duygusal Mizaç: Erken dönem çocukluk ortamının yanı sıra çocuğun sahip olduğu mizaç da şema gelişiminde önemli ölçüde etkilidir. Kişiliğin biyolojik yönünü vurgulayan çalışmaların da desteklediği gibi çocukluk dönemindeki mizaç özellikleri, zaman içinde sabit hale gelmektedir .Gevşeklik-tepkisizlik, kötümserlik-iyimserlik, kaygılı olma-dinginlik, obsesiflik-dağınık dikkat, pasifliksaldırganlık, sinirlilik-keyiflilik, sakinlik-girişkenlik gibi mizaç alanları büyük oranda çocukluktan gelen ve sadece psikoterapi ile değiştirilemeyen özelliklerdir.
Çocukluk dönemi yaşantıları ile etkileşim halinde olan mizaç, aynı yaşam olayını deneyimleyen çocukların bu yaşantılardan farklı şekilde etkilenmelerine ve her çocukta farklı başa çıkma mekanizmalarının ortaya çıkmasına yol açabilmektedir (Martin ve Young, 2010). Erken dönem yaşantıların duygusal mizacı büyük ölçüde baskılayabildiği durumların yanı sıra mizacın da erken dönem yaşantılara baskın geldiği durumlar olabilmektedir. Örneğin aşırı duygusal bir mizaca sahip bir çocuk, aile yaşantısına bağlı bir neden olmadan psikopatoloji geliştirebilmektedir. (Young ve ark., 2003).


5. Şema Alanları ve Erken Dönem Uyumsuz Şemalar
Şema terapi modelinde erken dönem uyumsuz şemalar beş genel başlıkta gruplandırılmıştır ve bu başlıkların altında on sekiz şema alanı yer almaktadır. (Young ve ark., 2009).
Bu sınıflandırma, aşağıdaki gösterilmiştir.

 Şema Alanları ve Şema Boyutları

*Kopukluk ve Reddedilmişlik Terk Edilme/ İstikrarsızlık
*Güvensizlik/Suistimal Edilme
*Duygusal Yoksunluk
*Kusurluluk/Utanç
*Sosyal izolasyon/ Yabancılaşma
*Zedelenmiş Özerklik Bağımlılık/Yetersizlik
*Hastalıklar ve Zarar Görme Karşısında Dayanıksızlık
*Yapışıklık/Gelişmemiş Benlik
*Başarısızlık
*Zedelenmiş Sınırlar Hak Görme/Büyüklenmecilik
*Yetersiz Özdenetim/Özdisiplin
*Başkalarına Yönelimlilik Boyun Eğicilik
*Kendini Feda
*Onay Arayıcılık/Tanınma Arayıcılık
*Yüksek Standartlar ve Bastırılmışlık Olumsuzluk/Karamsarlık
*Duygusal Baskılama/Ketleme
*Yüksek Standartlar/Aşırı Eleştiricilik
*Cezalandırıcılık/Acımasızlık

a) Kopukluk ve Reddedilmişlik
Bu alandaki şemalara sahip kişiler, diğerleriyle güvenli ve tatmin edici bağlanma kuramamakta; istikrar, güven, bakım, empati, sevgi, duyguların paylaşılması, ait olma, kabul ve saygı görme ihtiyaçlarının diğerleri tarafından sürekli ya da öngörülebilir şekilde karşılanamayacağına inanmaktadırlar.
Bu şema alanındaki kişilerin aileleri, genellikle tutarsız (terkedilme/istikrarsızlık), kötüye kullanan (güvensizlik/suistimal edilme), soğuk (duygusal yoksunluk), reddedici (kusurluluk/utanç) ya da dış dünyadan soyutlayıcıdırlar (sosyal izolasyon/yabancılaşma). Bu alanda yer alan şemaların özellikle ilk dördü fazla zarar görmüş şemalardır. Bu şemalara sahip kişilerin çoğu travmatik bir çocukluk yaşamışlardır ve yetişkinlik dönemlerinde kendilerine zarar verici bir ilişkiden diğerine aceleyle geçebilirler ya da tamamen yakın ilişki kurmaktan kaçınabilirler.
Bu şema alanında Terk Edilme/ İstikrarsızlık, Güvensizlik/Suistimal Edilme, Duygusal Yoksunluk, Kusurluluk/Utanç, Sosyal İzolasyon/Yabancılaşma şema boyutları yer almaktadır.

b) Zedelenmiş Özerklik
Bu şema alanında yer alan kişiler, kendileri ve çevreleriyle ilgili aileden ayrılabilmelerine, tek başına hayatta kalabilmelerine, bağımsız bir şekilde hareket etmelerine ya da performans sergilemelerine engel olan beklentilere sahiptirler. Kendilerine ait bir kimlik oluşturamazlar ve kendi yaşamlarını kuramazlar, bireysel amaçlar koyamazlar ve gerekli becerilerde ustalaşamazlar .Bu kişilerin aileleri genellikle tuzakçı, çocuğun kendine güvenini küçümseyen, aşırı koruyucu ya da çocuğu aile dışında yeteneklerini göstermesi konusunda yeterli şekilde teşvik etmeyen ailelerdir
Bu şema alanında Bağımlılık/Yetersizlik, Hastalıklar ve Zarar Görme Karşısında Dayanıksızlık, Başarısızlık şema boyutları yer almaktadır.

c) Zedelenmiş Sınırlar
Bu şema alanındaki kişiler içsel sınırlarda, diğerlerine karşı sorumlulukları yerine getirmede veya uzun süreli amaç yöneliminde eksiklik yaşamakta ve diğer kişilerin haklarına saygı duyma, diğerleriyle işbirliği yapma, söz tutma, gerçekçi bireysel hedefler koyma ve bu hedeflere ulaşma konusunda güçlük yaşamaktadırlar. Bencil, şımarık, sorumsuz veya narsistik özellikler sergilerler Bu şema alanındaki kişiler genellikle uygun yüzleştirme, disiplin verme, sınır koyma, karşılıklı bir tavır içinde işbirliği yapma ve amaç belirleme yerine serbestlik, fazla müsamaha gösterme, yönetim eksikliği ve üstünlük duygusu gibi özelliklerle karakterize ailelerde büyümüşlerdir.
Çocukluk döneminde herkes tarafından uyulan kurallara uyması, başkalarını dikkate alması veya özdenetim geliştirmesi talep edilmediğinden yetişkinlik dönemlerinde de dürtülerini dizginleyememekte ve gelecek yararları uğruna hazzı erteleyememektedirler.
Bu şema alanında Hak Görme/Büyüklenmecilik, Yetersiz Özdenetim/Özdisiplin şema boyutları yer almaktadır.

d) Başkalarına Yönelimlilik
Bu şemada arzulara, duygulara, diğerlerinin tepkilerine aşırı önem verme; sevgi ve kabul görmek, duygusal bağı sürdürmek, tepkiden kaçınmak için kendi ihtiyaçları yerine diğerlerinin ihtiyaçlarını karşılamaya aşırı önem gösterme yer alır.
Genellikle kişiler kendi öfkelerini, doğal isteklerini ve eğilimlerini bastırırlar ya da bunların farkında değillerdir
Bu şemada genellikle ailede koşullu kabul vardır ve ebeveynlerin duygusal ihtiyaçlarına ve arzularına çocuğun biricik ihtiyaç ve duygularından daha çok değer verilir. Bu şemaya sahip kişiler, çocukluk dönemlerinde kendi doğal eğilimlerini takip etmediklerinden yetişkinliklerinde de içsel olarak değil, dışsal olarak yönlendirilirler ve diğerlerinin isteklerini takip ederler.
Bu şema alanında Boyun Eğicilik, Kendini Feda, Onay Arayıcılık/Tanınma Arayıcılık şema boyutları yer almaktadır.

e) Yüksek Standartlar ve Bastırılmışlık
Bu şema alanındaki kişiler, sıklıkla mutluluk, kendini ifade etme, rahatlama, yakın ilişkiler kurma ve sağlıklı olma uğruna spontan duygularını, dürtülerini ve seçimlerini bastırmak için ya da katı, içselleştirilmiş kurallara uymak veya performansları ve etik davranışları hakkındaki beklentileri yerine getirmek için çaba gösterirler  Bu şemaya sahip kişilerin ailelerinin tipik özellikleri; katı, talepkar, kimi zaman da cezalandırıcı olmaları ile özdenetim ve özveriye kendiliğindenlik ve memnuniyete göre daha çok önem vermeleridir. Bu kişiler, çocukluk dönemlerinde oynamaları ve mutluluğu sürdürmeleri için teşvik edilmek yerine olumsuz yaşam olaylarına karşı aşırı tetikte olmayı ve hayatı kötü olarak görmeyi öğrendiklerinden, dikkatli olmazlarsa yaşamlarının parçalanacağına dair karamsarlık, endişe ve korkulara sahiptirler .
Bu şema alanınında Olumsuzluk/Karamsarlık, Duygusal Baskılama/Ketleme, Yüksek Standartlar/Aşırı Eleştiricilik, Cezalandırıcılık/Acımasızlık şema boyutları yer almaktadır.

6. Şema Terapi Modeli ve Çift Terapisi
Günümüzde ilişkilerinde yaşadıkları sorunların çözümü için bir uzmanın rehberliğine başvuran çiftlerin sayısı giderek artış göstermektedir ve şema terapi yaklaşımı, çift ve evlilik sorunlarının çözümünde giderek daha çok başvurulan bir yaklaşım halini almaktadır. Çift sorunlarını şema terapi modeli çerçevesinde kavramsallaştırmaya çalışan çalışmaların sonuçları da şema terapinin bu sorunların anlaşılmasında etkili bir yaklaşım olduğunu destekliyor görünmektedir .
Aileleri ile negatif deneyimleri olan ve bu deneyimleri erken dönem uyumsuz şemalar olarak içselleştiren kişiler, benzer olumsuz etkileşimleri yetişkinlik dönemi ilişkilerinde de deneyimlemede yüksek risk grubundadırlar ve odağında mahremiyet, şefkat, ilgi gösterme olan romantik ilişkiler de bu şemaların sahnelenmesi için birincil hedef haline gelebilmektedir .Erken dönem şemaların kendilerini sıklıkla gösterdiği romantik ilişkiler içinde şemaların ihtiyaçları, eşler arası ilişki ile uyum göstermediğinde, çiftler arasında çatışmalar doğmaktadır.
Örneğin hak görme şemasına sahip bir kişi her istediğinin eşi tarafından karşılanmasını bekleyebilmekte ve bu olmadığında da kolayca gücenip hızlıca öfkelenerek kırılabilmektedir  Erken dönem uyumsuz şemalar, ilişkilerde yol açtığı bu sorunlara ek olarak, kişilerin ilişkilerini ve yaşadıkları olayları yorumlarken, yanlış anlama, çarpıtılmış tutumlar, yanlış varsayımlar, gerçek dışı ve mantıksız arzu ve beklentiler olarak ortaya çıkan bir takım yanlılıklara da yol açmaktadır ve bu yanlılıklar, çiftlerin ilişkisini sarsmakta, evlilik doyumsuzluğunu şiddetlendirmekte, boşanmaya zemin hazırlamaktadır .
Yaşadıkları ilişki sorunlarının çözümü için bir uzmanın yardımına başvuran çiftlerle çalışan şema terapistlerinin, her iki danışanın da şema kavramsallaştırmasını anlaması, şema çarpışmalarının nasıl olduğunun farkına varması eşlerin uyumsuz şemalarında ve dolayısıyla düşüncelerinde değişimler yaratarak evlilik ile ilgili beklentilerini dengelenmesi ve mantıksız düşüncelere ve yanlış anlaşılmalara yol açan etmenlerin ortadan kaldırılmasını sağlaması gereklidir .
Şema terapide çift sorunlarının çözümünde izlenen yol, her eşin karşılanmamış ihtiyaçlarının kavramsallaştırması ile başlar ve çeşitli karşılanmamış ihtiyaçların uyumsuz şemaları nasıl şekillendirdiğinin anlaşılması ile devam eder. Daha sonra danışanın temel başa çıkma yöntemleri, baskın modları, modlarının nasıl yön değiştirdiği ve şemalarını neyin tetiklediği kavramsallaştırılır ve son olarak her bir eşin ihtiyaçlarının dengeli, yargılayıcı olmayan, şefkatli ve ilgili bir şekilde karşılanmasına yardım edilir .Süreç eşler için karşılıklı işlediğinde şema terapi eşlere negatif etkileşimleri ve kişilik örüntülerini artan bir şekilde önleme ve değiştirme imkanı verir; eşler, eş zamanlı bir şekilde yargılayıcı olmayan yeni tutumlar kazanırken uyumsuz örüntülerden vazgeçer .

Uzm. Psikolog Reyhan Nuray Duman
          Bütüncül Psikoloji 
Danışmanlık ve Eğitim Merkez

Kaynakça
     Martin, R., & Young, J. (2010). Schema therapy. K. S. Dobson (Ed.), Handbook ofcognitive behavioral therapiesiçinde, New York: Guilford Press.
    Young, J. E., Klosko J. S. & Weishaar M. E. (2003). Schema therapy: A practitionersguide. New York: The Guildford Press.
    Young, J. E., Kolosko, J. S., & Weishaar, M. E., (2009) Şema terapi. T. Özakkaş (Ed.),(T.V. Soylu, Çev.) İstanbul: Litera.

    Young, J. E., & Klosko, J. S. (2013). Hayatı yeniden keşfedin. (S. Kohen ve D. Güler,Çev) İstanbul: Psikonet.

6 Eylül 2016 Salı

MOMO (ZAMAN YAŞAMIN KENDİSİDİR, ve YAŞAMIN YERİ YÜREKTİR)

Bu yazımda size her yetişkinin okuması gereken bir çocuk kitabından bahsetmek istiyorum. “Momo”  Michael Ende’nin bu kitabından önce günümüzün yetişkinleri ders almalı sonra bu kitabı çocuklara okutmalı.

Kitaba ismini veren Momo kitabın kahramanı bu öyle bir kahraman ki süper güçleri yok sadece günümüz insanının en çok kaybettiği aslında çok kolay gibi gözüken ancak yapmakta bir o kadar zorlanılan bir özelliğe sahip. Bu özellik ne mi? DİNLEMEK

Artık kimsenin birbirini dinlemediği bir dünyaya sürüklendiğimiz zamanımızda Momo iyi bir dinleyicinin nasıl olması gerektiğini, anlattıklarının dinlendiğini hisseden kişilerde bu hissin nasıl iyileştirici bir his olduğunu bize gösteriyor.

Kitapta Momo’nun nasıl bir dinleyici olduğu şu ifadelerle anlatılıyor;

“Çok az kimse gerçekten iyi bir dinleyicidir. Dinlemek konusunda Momo’nun eşi benzeri yoktur. Momo herkesi her şeyi dinlerdi böcekleri, otları, yağmuru, hatta ağaçlar arasında dolaşan rüzgarı bile. Her biri ona kendi dilince bir şeyler anlatırdı.”

Evet dinlemek anlamanın ilk adımı, anlayabilmek için iyi bir dinleyici olmak gerekiyor. Sadece başkalarını değil kendi iç sesimizi de dinlememiz gerekiyor. Ancak modern yaşamın getirdiği yoğunluk sürekli önümüze zaman kısıtlılığını getiriyor. Her zaman koşturuyoruz neye yetişmemiz gerektiğini ve neleri kaçırdığımızı bilmeden koşuyoruz. Artık başkalarını dinleyecek vaktimiz olmadığı gibi kendimizi dinleyecek vakti de bulamıyoruz.

Çöpçü Beppo ise bize önemli dersler veren Momo’nun yakın arkadaşı. Hayat içinde sürekli olarak acele eden, aklında yapacak bir sürü işi olan hepsini birden yapmaya çalışırken bu telaşenin içinde farkında olmadan mutsuz olan, yaşamın tadını alamayan ve daha fazlasını istemeyi daha ileriye gitmeyi isteyen, niteliğe değil niceliğe odaklanan günümüz insanını şu etkili sözlerle anlatıyor;
“Bak Momo bazen önüme upuzun bir cadde çıkıyor. Öyle uzun ki insan bunun sonu gelmez sanıyor. O zaman acele etmeye başlıyorsun gittikçe daha fazla acele etmeye başlıyor insan. Her önüne baktığında yolun hiç de kısalmamış olduğunu fark ediyorsun. Daha hızlı ve gayretli çalışıyorsun; sonunda nefesin kesilip güçsüz kalıyorsun. Ve cadde hala upuzun şekilde seni bekliyor. İnsan caddenin tamamına bakıp hemen bir karara varmamalı. Her zaman adım adım ilerlemeli. Sürekli olarak bir adım sonrasını düşünmeli. İşte o zaman hayat zevkli olur.  Önemli olan işini iyi yapmaktır. Bir de bakmışsın adım adım bütün yolu bitirmişsin.Nasıl olduğunu anlamadan ve yorulmadan.”

Ve zaman… Kitabın ana teması. Günümüzde bir türlü bulamadığımız, nasıl olduysa takvim ilerledikçe daha da azalan kavram. Bundan 100 yıl öncesinde de 1 gün 24 saatti ancak sanki artık bu süre azaldı ve zaman artık bize yetmiyor. İlerleyen tıp ile yaşam süresi uzatılsa da zaman insana yetmez oldu. Sevdiklerimize ayıracak vaktimiz yok sevdiğimiz şeyleri yapmaya vaktimiz yok başkalarını dinlemeye ve hatta kendimizi dinlemeye bile vaktimiz yok. Bu vakitsizlik içinde birde bakıyoruz ki fark etmeden yıllar geçiyor. Elimizde genelde pişmanlıklar kalıyor. Geçen zaman da maalesef geri gelmiyor. Kitapta Duman Adamlar ile zamanın nasıl elimizden alındığı anlatılıyor. Bu bir metafor ama o kadar etkileyici ki dönüp kendimize bakmamıza ve zamanımıza ne yaptığımızı sorgulamamıza yardımcı oluyor.

Zamanınızı çalıyorlar sevgili dostlar, bunu da en çok çocuklar anlıyor. Anne baba bana ve kendine zaman ayır ama bu gerçek bir zaman olsun içi dolu dolu olan. Çocuklar ve Momo bizi uyarıyor.

“Zaman: Onu ölçmek için saatler ve takvimler yapılmıştır, ama bunlar hiçbir şey ifade etmez. Herkes çok iyi bilir ki bazen bir saatlik süre insana ömür kadar uzun gelirken, bazen göz açıp kapayıncaya kadar geçip gider. Zamanın bu garip kısalığı ve uzunluğu o saat diliminde yaşanan olaylara bağlıdır. Çünkü zaman, yaşamın kendisidir. Ve yaşamın yeri yürektir.”

Evet zamanı çalınan insanın sonu da kitapta “ölümcül can sıkıntısı” hastalığı ile anlatılıyor. Günümüzde en yaygın olan ruh sağlığı rahatsızlıklarından Major Depresyon ancak bu kadar güzel ve sade açıklanabilirdi.

“Günün birinde insanların canı artık hiçbir şey yapmak istemez. Hiçbir şeyle ilgilenmez ve kurur gider. Üstelik bu isteksizlik geçici değildir. Günden güne haftadan haftaya daha kötü olur. İnsan kendinden hoşlanmaz, sanki içi bomboştur ve dünya ile bağdaşamaz. Sonraları bu hisler kalmaz hiçbir şey hissedemez olur. Bütün dünyaya yabancılaşmış ve hiç kimse artık onu ilgilendirmez olmuştur. Ne kızgınlık duyar ne de hayranlık. Ne sevinmesini bilir ne de üzülmesini. Gülmeyi de ağlamayı da unutmuştur. Böyle bir insanın içi kaskatı kesilmiştir. Artık hiçbir şeyi ve hiç kimseyi sevemez. Bu hastalığın adına gelince buna “ölümcül can sıkıntısı” denir.”

Evet şimdi hemen bu kitabı edinin önce kendiniz okuyun sonra çocuklara hediye edin. Dikkat edin “Duman Adamlar” zamanımızı çalıyor. Farkında olalım zamanımızı çaldırmayalım.  Anın kıymetini bilelim ve bunu bilen nesiller yetiştirelim. Mutlu olabilmek, keşkesiz bir hayat yaşayabilmek, sevdiklerimize zaman ayırabilmek ve  geç olmadan bunu farkedebilmek için gerçekten etkileyici bir kitap.

Teşekkürler Michael Ende.

Her anın tadını çıkartabildiğimiz bir hayat dileğiyle…

Uzm. Psikolog Reyhan Nuray Duman


5 Eylül 2016 Pazartesi





  Kişilik Bozuklukları


Kişilik kavramı, pek çok kuramcı tarafından ele alınmış, farklı biçimlerde tanımlanmış ve üzerinde çalışılmıştır. Farklı kuramsal açılardan ele alınacak olursa, kişiliğe ilişkin pek çok tanım yapılabilir. Örneğin Carl Gustav Jung kişiliği, bilinçli ya da bilinçdışı tüm duygu, düşünce ve davranışları ifade eden bir bütün olarak psişe (psyche) kavramı ile tanımlar ve kişiliği bir bütün olarak ele alırken (Geçtan 2005); davranışçı kuramı benimseyen Pavlov ise kişiliği, öğrenilen davranışların bir bütünü olarak yorumlar (Pervin ve John 1997). Allport’un kişilik tanımı ise, kişinin çevresine yönelik uyumunu belirleyen psikofiziksel sistemlerinin kişiye özgü dinamik organizasyonu şeklindedir. Hangi kuram olursa olsun kişilikle ilgili tüm tanımlamalarda ruhsal uyuma ve motivasyona odaklanılmıştır, yani ortak nokta işlevselliktir (Svrakic ve Cloninger 2007). Üzerinde uzlaşmaya varılmış tek bir kişilik tanımı olmamakla birlikte en genel ve yalın anlamıyla kişilik; bireyin hem iç hem de dış çevresiyle kurduğu, diğerlerinden farklı, tutarlı ve yapılaşmış ilişki biçimi olarak tanımlanabilir ki bu tanım, içinde pek çok özelliği barındırmaktadır. Buna göre kişilik, bireyi diğerlerinden farklılaştırır; farklı zamanlarda, farklı yerlerde, benzer ortamlarda davranışlarında tutarlılık gösterir; birbiriyle ilişkili pek çok birimden oluşan bir yapıdır ve hem kendisi hem de çevresiyle kurduğu ilişkilerde belirleyici rol oynamaktadır (Cüceloğlu 1992). Kişilik, mizaç gibi doğuştan gelen özelliklerin, yetiştirilme tarzının ve kültürel faktörlerin etkileşimleri ile küçük yaşlardan itibaren şekillenir ve değişime karşı oldukça dirençlidir (Doksat 2003).
Kişiliğin gelişmesinde çevresel özelliklerin mi yoksa genetik etkilerin mi rolü olduğu tartışması uzun yıllar sürmüş, ancak günümüzde çevresel özelliklerle birlikte kişinin doğuştan getirdiği kalıtımsal özelliklerinin her ikisinin de etkili olduğu görüşü yaygın biçimde kabul edilmiştir (Svrakic ve Cloninger 2004). Yapısal açıdan bakılacak olursa mizaç, kişiliğin biyolojik ve kalıtımsal yönünü içerirken; karakter ise kişiliğin sosyal ve kültürel boyutunu içermektedir.
Amerikan Psikiyatri Birliği’nin tanımına göre kişilik bozukluğu, kişinin içinde bulunduğu kültürden önemli derecede sapmalar gösteren, süregiden bir iç yaşantı ve davranış örüntüsüdür. Bu örüntü yaygındır, esneklik göstermez, ergenlik ya da gençnerişkinlik yıllarında başlar, zamanla kalıcı hale gelir ve işlevsellikte bozulma ile birlikte sıkıntıya neden olur. Kişilik özellikleri, ancak esneklikten yoksun ve uyumu bozucu olduğunda ve işlevsellikte belirgin bir bozulmaya ya da öznel bir sıkıntıya neden olduğunda kişilik bozukluklarını oluşturur (APA 1994).
DSM’de kişilik bozuklukları tanımlayıcı özelliklerinin benzerliklerine göre üç kümeye toplanmıştır. Paranoid, Şizoid ve Şizotipal kişilik bozukluklarının oluşturduğu A Küme temelde tuhaf, ilgisiz özellikleri içerirken; Antisosyal, Borderline, Histrionik ve Narsistik kişilik bozukluklarının oluşturduğu B Küme özellikleri dramatik, dürtüsel, tutarsız olmayı içerir; Çekingen, Bağımlı ve Obsesif Kompulsif kişilik bozukluklarının oluşturduğu C Küme ise anksiyöz ve korkulu kişilik özelliklerini içinde yoğun biçimde barındırmaktadır.


1. Paranoid Kişilik Bozukluğu
1894’te Freud ilk kez yansıtma (projeksiyon) savunma mekanizmasını tanımlamıştır. Adolf Meyer ise, 19.yy’da betimleyici psikiyatri içinde çeşitli isimlerle yer alan benzer vaka öykülerinden hareketle paranoid karakter tanısını dile getirmiştir. DSM-III’te yer alan 18 üç temel kriter (şüphecilik ve güvensizlik, aşırı duyarlılık ve kısıtlı duygulanım) DSM-IIIR’ye eklenerek paranoid kişilik bozukluğu için yedi kriter oluşturulmuştur. Bu kriterlerden dört tanesi tanı koymak için yeterlidir (Perry ve Vaillant 1989).
Paranoid kişilik bozukluğu, ancak güvensizlik ve şüphecilikle açıklanabilir (Parnas ve ark, 2005). Yeterli bir dayanağı olmaksızın, başkaları tarafından sömürüleceği ya da kendisine zarar verileceği inancı; ortada bir neden olmaksızın arkadaşlarının ve/ya eşinin sadakat ve güvenilirliğinden şüphe duyma; sıradan konuşmalardan ve olaylardan kendisini küçük düşürücü ya da tehdit edici anlamlar çıkarma; kendisine yapılan bir davranış karşısında hemen saldırıya geçme ve kin tutma; başkalarına anlatacağından korktuğu için, kendisiyle ilgili konuları kimseye anlatmama paranoid bir kişinin tipik özellikleridir (Geçtan 1997)
2. Şizoid Kişilik Bozukluğu
Şizoid kişilik bozukluğu tanısı, Eksen II tanıları ve yaklaşık 100 yıldır değişmekte olan tanı kategorileri içinde belki de en tartışmalı olanıdır (Beck 2008). Bu bozukluğun tanınması, 1900’lerin ilk 20 yılında Adolf Meyer, August Hoch ve Eugen Bleuler’ın çalışmalarından sonra yaygınlaşmıştır. August Hoch’ın shut in personality ve Eugen Bleuler’in otizm kavramsallaştırması, sadece korku ve yalnızlık çeken kişileri, sadece hayal dünyasında anlamlı ilişkiler kurabilenler şizoid kişilerden ayırmak için bir temel sağlamıştır (Perry ve Vaillant 1989). Şizoid kişiliğin ilk tanımı şu dört özelliği içermekteydi: diğerlerinden geri çekilme eğilimi; açıkça gösterilmeyen agresyon; duygulanımsal donukluk ve otistik düşünce. Şizoid, şizotipal ve çekingen kişilik bozuklukları başta aynı tanı başlığı altında düşünülmüştür ancak DSM-III, hastaya şizotipal kişilik bozukluğu tanısı konması halinde, şizoid kişilik bozukluğu tanısı koyamama koşulu getirmiştir. DSM-III-R’deki değişiklikler ise DSM-III’teki hiyerarşik dışlama kriterlerini çıkarmak olmuştur. Bunu takiben, folitetik (ploythetic) tanısal şemaya göre şizoid kişilik bozukluğu tanısı koyabilmek için sekiz ölçütten dördünün karşılanması yeterlidir (Perry ve Vaillant 1989).
Şizoid kişilik bozukluğu olan bireylerdeki temel özellik, kişilerarası ilişkilerdeki eksiklik ve diğerlerine karşı olan ilgisizliktir. Yaygın bir biçimde tüm bağlamlardaki sosyal ilişkilerden kopma örüntüsü sergilemektedirler. Sık biçimde geri çekilme ve yalnızlık örüntüsü sergileyen bu kişiler, oldukça kısıtlı biçimde iletişim kurma arayışında bulunur ve bu iletişimden çok az tatmin sağlarlar ya da hiç sağlamazlar. Herhangi bir sosyal uğraşı kendi başına yapmayı tercih eden şizoid kişinin yavaş ve bağ kurmayan tarzdaki etkileşimi yüzünden çevresindekiler de geri çekilme ve onu görmezden gelme eğilimi içine girer. Zamanla bu durum, zaten minimum düzeyde olan sosyal becerinin, uygulama yokluğu yüzünden tamamen kaybolmasına yol açar (Beck 2008).
Başka bir görüşe göre ise, şizoid kişiler yoksunluklarının o kadar doyumsuz olduğunu hissederler ki, bu doyumsuzluğun diğerlerine zarar verebileceği ya da diğerlerinin vermek zorunda olduğu her şeyi alabilecekleri düşüncesine yol açar. Bunun yanında, duygusal ihtiyaç/destek aradıkları diğerleri tarafından tüketilmekten ya da zarar görmekten korkabilirler. Bundan ötürü, çoğu yalnız başına kalarak şizoid bir hal alma, hem diğerlerini yoksunluğuyla kendinden uzaklaştırma hem de diğerlerinin istekleri tarafından tükenme korkusundan kurtulmuş olurlar (Gabbard 2000).
Her ne kadar belirgin özellik yalnız başına olmayı tercih etme gibi görünse de, şizoid kişinin insanlarla yakınlık kurmak isteyip, korkuları nedeniyle savunma durumunda kaldığını düşünenler de vardır. Akhtar (1987)’a göre şizoid kişinin oluşturduğu izlenim ile iç dünyası birbirinden oldukça farklı olabilir. Dünyadan kopuk, kendiyle yetinen, cinselliğe karşı ilgisiz ve ahlak kurallarına önem veren biri gibi göründüğü halde bu kişi gerçekte aşırı duyarlı, duygusal beklentileri yoğun, çok dikkatli, yaratıcı ve çoğu kez sapkın olabilir ve dürüst olmayabilir. Bu nedenle bu kişiler, kim olduklarını hiçbir zaman tam olarak algılayamadan son derecede çelişkili duygular, istekler, düşünceler ve dürtüler arasında sürekli bocalarlar (akt. Geçtan 1997).
3. Şizotipal Kişilik Bozukluğu
İlk olarak Rado tarafından bu kavram bulunmuş ve daha sonra Meehl tarafından kullanılmış olsa da, “şizotipal” terimi son zamanlarda şizofreniyle ilgili yapılan aile çalışmalarının bir sonucu olarak DSM-III’e girmiştir. Şizotipal kişilik bozukluğu, şizofreniye benzer bazı treytler içerir ancak bunlar, şizofreniyi tam olarak karşılayacak düzeyde değildir. DSM-II, bu tür hastaların çoğunu borderline, basit ya da gizli şizofren veya şizoid olarak tanımlamıştır. Bu terim, geçmişte psödonörotik şizofren veya psikotik karakter olarak tanımlanmış birçok hastayı da kapsamıştır (Perry ve Vaillant 1989).
ICD–9 şizoid ve şizotipal arasındaki farktan bahsetmemiştir, bu iki bozukluğu dahageniş bir kavram olan şizoid başlığında toplamıştır. Tuhaf, eksantrik, garip davranış ve görünüşü yansıtan beşinci ölçütün eklenmesi dışında DSM-III-R, DSM-III’ün kriterlerini değiştirmemiştir. Bunun yanında DSM-III-R tanı koyabilmek için dört yerine beş ölçütün karşılanması gerekliliğini getirmiştir. B kriteri, hem şizofreni hem de gelişimsel bozukluk tanısını dışlamaktadır.
Şizotipal kişinin yakın dostları yoktur. Özellikle tanımadığı kişilerle bir arada bulunduğunda aşırı tedirginlik yaşayabilir. Doğaüstü güçlerle aşırı ilgilidir, o mekanda var olmayan bir gücün varlığını algıladığına inanabilir, yanılsamalar yaşayabilir. Dış görünüşü gariptir, alışılmadık el kol hareketleri yapabilir, kendi kendine konuşabilir. Konuşmalarının içeriği fakir, belirsiz ve aşırı soyut olmakla birlikte bağlantısız değildir. Kuşkuculuk ve paranoid özellikler zaman zaman gözlenebilir (Geçtan 2004).
4. Antisosyal Kişilik Bozukluğu
Psikopatik kişilik kavramı 20.yüzyılda, tanımı çok net olmamakla birlikte, Hervey Cleckley’in 1938’de psikopatik kişiliği psikiyatrik bir tanı olarak suçluluk ve sosyal sapmadan ayırmasına dek sürmüştür. Cleckey, bu bozukluğun sosyal sınıfla ilgili olmadığını, diğer psikiyatrik bozukluklardan farklı olarak psikopatolojinin, belirgin depresyon ve anksiyetenin olmaması ile ortaya çıktığını belirtmiş (Perry ve Vaillant 1989), psikopat kişiyi ilk bakışta psikotik olmayan ancak davranışları, psikozun varlığını düşündürecek kadar toplumsal beklentilere ve gerçekliğe uymayan bir kargaşa içinde olan kişi olarak tanımlamıştır (Geçtan 1997).
İlerleyen dönemlerde “psikopat” teriminden giderek vazgeçilmiş, onun yerine bu durumun kökeninde psikolojikten çok, toplumsal nedenler olduğu varsayılarak “sosyopat” terimi kullanılmıştır (Geçtan 1997).
1952’de yayınlanan DSM-I, sosyopatik kişilik bozukluğu tanısına, başı sürekli dertte olan sorumsuz bireyleri; ahlaki açıdan anormal çevrelerde yaşayanları; homoseksüellik, travestilik, pedofili, fetişizm ve cinsel sadizmi (tecavüz, cinsel saldırı, sakatlama dahil) kapsayan cinsel sapkınlıkları (Beck 2008); ilaç bağımlılığı ve alkolizmi de dahil etmiştir (Perry ve Vaillant 1989).
1968’de DSM-II, antisosyal kişilik terimini kullanarak (Perry ve Vaillant 1989), sadakatsizlik; bencil, duygusuz, sorumsuz, fevri olma; deneyim ve cezadan suçluluk duyma yetisine sahip olmama; engellenme toleransı düşük olma; başkalarını suçlama ve kendi davranışlarına bahaneler bulma özelliklerini eklemiştir (Beck 2008).
1980 yılında yayınlanan DSM-III’de antisosyal kişilik bozukluğu terimi kullanılmaya başlanmış ve 15 yaşından önce başlayan yalan söyleme, hırsızlık, kavga, okuldan kaçma, otoriteye direnme, saldırgan cinsel davranışlar, alkol-madde kullanımı gibi davranışlarda kroniklik bulunduğu uyarısını eklemiş, 1987’deki basımında ise DSM-III-R’de ise fiziksel acımasızlık, vandalizm ve evden kaçma da bunlara dahil edilmiştir (Beck 2008).
Antisosyal Kişilik Bozukluğu, DSM-IV-TR’deki diğer kişilik bozukluklarından farklıdır. Kişilik Bozukluğu başlığı altındaki tüm diğer kategoriler çocuk ve yetişkinler için kullanılabilmesine karşın antisosyal kişilik bozukluğu, 18 yaş öncesi dönemde tanı konulamayan tek bozukluktur. Bununla birlikte antisosyal kişilik bozukluğu, öncesinde “davranım bozukluğu” tanısını gerektirmektedir (Beck 2008). Antisosyal kişi, tüm kişilik bozukluklarında olduğu gibi küçük yaşlardan itibaren kendini belli edecek şekilde toplumda suç, ayıp, günah ya da ahlak dışı sayılan davranışları tekrarlamaya eğilimlidir. Kişi, hırsızlık, gasp, saldırganlık, cinsel suçlar dahil her türlü suçu sonuçlarını düşünmeden ve tekrarlayan biçimde işleyebilir. Sorumluluk, sadakat ve dürüstlük duygusundan yoksundur, sık sık yalan söyler. Yaptıkları yüzünden pişmanlık duymaz, hatalarından ders almaz. Bunların birlikte yaş ilerledikçe bir miktar sönme eğilimi gösterir, saldırganlık, irritabilite ve cinsel suçların sıklığı azalır (Sorias 2007).
Antisosyal kişilik bozukluğu, “diğerlerinin haklarını hiçe sayan ve ihlal eden” bir davranış kalıbı olarak tanımlanmasından ötürü kısmen bulanıktır ve sosyal bir problem yaratır (Beck 2008).
5. Borderline Kişilik Bozukluğu
Psikoz ve nevroz arasında yer alan Borderline Kişilik Bozukluğu terimini ilk kullanan 1938 yılında Adolph Stern olmuştur. 1941’de Zilboorg şizofreninin hafif bir versiyonu olarak gerçeğin değerlendirilmesinde ve çağrışımlarda bozulmalar ve duygulanımda sığlaşma ile karakterize olan gezici (ambulatory) şizofreniyi tanımlamış; bu kişilerin öfke dolu olduklarını belirtmiştir. 1942’de Helene Deutsch, tutarlı bir kimlik duygusundan ve içsel yönelim kaynağından yoksun psikotik hastaları “miş gibi kişilikler” olarak tanımlamıştır. Bu tanımın altında yatan neden, bu kişilerin duygusal yaşantı ve tepkilerini tamamen özdeşleştikleri ve bağımlı oldukları diğerlerinden elde etmeleridir. Sonraları Hoch ve Polatin, panfobi, pananksiyete ve panseksüelite üçlüsüyle karakterize şizofreni eşiğinde bulunan “psedönörotik şizofreni” terimini kullanmıştır. Borderline durumları ele alan Knight ile psikotik karakteri tartışan Frosch, borderline hastaların psikoz sınırında olduğu görüşünü oluşturmuşlardır (Perry ve Vaillant 1989).
1967 yılında Otto Kernberg, psikoz-nevroz arasında dalgalanmayan ve geçici olmayan, istikrarlı bir karakter yapısı olarak düşündüğü ‘borderline kişilik organizasyonu’ kavramını oluşturmuştur. İşevuruk kriterler ile oluşturduğu listeden herhangi iki ya da üç kriter, tanı için yeterlidir. Bunlar anksiyete, çok semptomlu (polysymptomatic) nevroz ve açık cinsel sapmayı içermekteydi. Bu kişilik organizasyonu örüntüsüne sebep olan şeyse anksiyeteyi  tolere edememe, dürtüleri kontrol edememe, dürtülerini kabul edilebilir hale sokamama (yüceltememe) şeklinde ego zayıflığının çeşitli görünümleri idi (Shorter 2005).
1968 yılında Roy R. Grinker, Senior ve ark, borderline hastaları özellikleri bakımından incelemiş ve borderline hastaların duygulanımsal ilişkilerindeki sorunun öfke patlamaları, tutarsız öz kimlik ve suçluluktan ziyade yalnızlıkla karakterize depresyondan kaynaklandığını öne sürmüşler ve bu kişileri dört farklı kategoriye ayırmışlardır. Bu kategoriler: dürtüsel biçimde öfkeli; diğerleriyle ilişkileri tereddütlü olan; çok az spontanite depresyon’dur. Grinker’ın 1968’deki monografisi (The Borderline Syndrome), Borderline Kişilik Bozukluğu’nun tanınmasına yol açmıştır (Shorter 2005).
DSM-II’ye kadar pek çok borderline hasta, duygusal olarak değişken tanısı alabilecek durumdadır, bu bozukluğu tanımlayacak bir tanım yer almamaktadır. DSM-III-R, Borderline Kişilik Bozukluğu için biri dışında DSM-III’ teki aynı ölçütleri içermektedir. Yalnızca “yalnız kalmaya toleranssızlık” kriteri “gerçek veya hayali bir terk edilmeden kaçınmak için çaba sarf etme” kriteri ile değiştirilmiştir (Perry ve Vaillant 1989). Borderline Kişilik Bozukluğu, yüksek oranda intihar gibi kendine zarar verme davranışı ile ilişkilidir. Bunun yanında kişinin bilişsel işlevlerinde birtakım çarpıtmalar bulunabilir. Bunlar; 1) sanrısal olmayan kuşkuculuk ve referans düşünceleri gibi sorun yaratan ancak psikotik olmayan düşünceler; 2) geçici, sınırları belirli, kısmen gerçeğe uygun sanrı ve varsanılar gibi yarı psikotik düşünceler ve 3) gerçekle uygunsuz olan sanrı ve varsanılardır. Durağan olmayan yoğun ilişkiler de borderline kişi için belirgin bir özelliktir. Kişi, bir yandan yalnız kalmayı önlemek için her türlü girişimde bulunurken diğer taraftan sık tartışmalar, tekrarlayan ayrılıklar yaşayabilir, başkalarında korku ve öfke yaratan uygunsuz davranışlar gösterebilir (Akvardar 2007).
6. Histrionik Kişilik Bozukluğu
Histrionik Kişilik Bozukluğu, Hipprocates tarafından tanımlanan histeri sözcüğünden türemiştir. 19. yüzyılın sonlarında Charcot ve Janet, histeri terimini konversiyon semptomlarıyla ilişkilendirmiştir. 1958’de literatürde histeri kavramının beş farklı kullanımı bulunmaktadır: bir kişilik yada karakter tipi, bir konversiyon tepkisi, fobi ve anksiyete ile karakterize bir psikonevrotik bozukluk, altta yatan psikopatolojik örüntünün belirli bir tipi ve utanma hali (opprobriüm) şeklindedir. Genel olarak bu tanısal karmaşıklık nedeniyle DSM-II’den çıkartılan bu terim, 1967 yılında DSM-III’de “histrionik kişilik bozukluğu” terimi altında yeniden yer almıştır (Perry ve Vaillant 1989). Sevgi nesnesinden ayrı kaldığında çok yoğun bir anksiyete yaşayan Histrionik Kişilik Bozukluğu için sıklıkla kadınlara tanı konmaktadır ve bunun nedeninin psikodinamik etmenlerden çok, toplumdaki cinsiyet rollerinden kaynaklandığı düşünülmektedir (Geçtan 2004). Histrionik kişinin cinsel yönden ayartıcı davranışları yalnızca cinsel ya da duygusal açıdan ilgi duyduğu kişiye yönelik olmakla kalmaz, pek çok farklı tarzdaki ilişkilerinde de kendini gösterir.
7. Narsistik Kişilik Bozukluğu
Psikiyatrinin “narsisizm” kavramı ile tanışması dolaylı biçimde olmuştur. Fransız psikolog Alfred Binet (1857–1911), 1887’de kendine tapma şeklindeki fetişizmi Güzel Narcissus öyküsünü mutsuz bir anlama yüklemesi ile başlamıştır. Ardından, İngiliz Seksolog Havelock Ellis (1859–1939), kendi bedenini cinsel obje olarak seçen kişileri tanımlamak için (Geçtan, 2004) “Narcissus gibi” (Narcissus-like) ifadesini kullanmıştır. Ellis’in yazılarını gören Freud, 1905’te bu kavramı ilk kez kullanmış ve ardından narsisizme ilişkin pek çok çalışma yapmıştır (Shorter 2005). Tipik olarak narsistik kişi kendini beğenmişlik, benmerkezcilik, başkalarının yaşadıklarına ve kendilerinin başkalarına yaşattıklarına karşı duyarsızlık, nesnelerle ilişkili sürekliliğin bulunmaması ve psikolojik dokudan yoksunluk ile karakterizedir. Narsistik kişi, benliğinin gerçeklikten uzaklaşmış ve hayali biçimde abartılmış halinin giderek artması sonucunda diğerleriyle ilişkilerinde bozulmalar yaşar. Bu bozulma ise benliğin daha da fazla deforme olmasına ve dolayısıyla bu kısırdöngünün sürüp gitmesine neden olur (Geçtan 1997).

8. Çekingen Kişilik Bozukluğu
 ‘Çekingen kişilik’ terimini ilk kullanan 1969 yılında Millon olmuştur. Millon,çekingen kişiliği “başkalarından korkma ve onlara güvenmeme” şeklinde tanımlamıştır  ve formülasyonu büyük oranda sosyal öğrenme kuramına dayanmaktadır (Beck 2008).Çekingen kişinin tanımı, DSM-III-R’den çok önce Karen Horney’in yazılarında yer almıştır (Beck 2008). Çekingen Kişilik Bozukluğu kavramı, DSM-III ile başlamıştır. DSM-I’den önce bu tarz kişiler, Alfred Adler’in “aşağılık kompleksi” yapısı ile temsil edilmiştir. DSM-I ve DSM-II’de ise bu kişiler şizoid, bağımlı veya yetersiz kişilikler olarak sınıflandırılmıştır. Bazıları ise bu kişileri fobik karaktere sahip olarak nitelendirmiştir (Perry ve Vaillant 1989).Bazı kişilerin şizoid veya bağımlı kişiliklerden farklı tanımlara uyması ve bu kişilerin sosyal ortamlara karşı ilgili ama geri çekilmiş tarzları, DSM-III’e bu bozukluğun da eklenmesine yol açmıştır (Perry ve Vaillant 1989). DSM-III-R de DSM-III’deki yapıyı korumuş, buna ek olarak sosyal ortamlardaki suskunluğu yansıtan ölçüt sayısı artırılmış; diğerlerinin bulunduğu ortamlardan kaçınma ve rutin olmayan aktivitelere katılma konusunda fiziksel zorlukları abartma eklenmiştir (Perry ve Vaillant 1989).
Çekingen Kişilik Bozukluğu, temelde utangaçlık, çekingenlik ve kendine güvende eksiklik ile karakterizedir. Diğerlerinin kendini beğenmeyeceği ya da istemediği düşüncesi, çekingen kişiyi ketleyerek kişilerarası ilişkilerinde bozukluk yaratır. Topluluk içindeyken huzursuz ve sıkıntılı iken, hatta o ortamda bulunmamak için bir çaba gösterirken, aile ortamı ya da yakın çevresi içindeyken rahattır (Sorias 2007).
9. Bağımlı Kişilik Bozukluğu
Bağımlı bireylerin ilk tanımları genellikle aşağılayıcı olmuştur. 19.yy psikiyatristleri bu kişilerin pasiflik, etkisizlik, aşırı uysallık özelliklerini ahlaki gelişim bakımından eksiklik olarak görmüş ve “beceriksiz”, “zayıf iradeli”, “yozlaşmış” gibi tanımlarla ifade etmiştir (Beck 2008). Farklı bir görüş, ilk psikanalitik kuramcılardan olan Freud ve Abraham tarafından ortaya atılmıştır (Beck 2008). DSM-I’de, “pasif bağımlı kişilik” kavramı genel olarak “bağımlı kişilik” ile eş anlamlı olarak kullanılmış; DSM-II’de de bu tanı yer almamıştır. Bağımlı kişilik bozukluğunun doğası gereği sahip olduğu bağımlılık, kötümserlik, kendinden şüphe etme, cinselliğe ilişkin korkunun olması, benmerkezcilik, kolay etkilenme gibi özellikler psikiyatri hastalarında, özellikle de kişilik bozukluklarında yaygın biçimde bulunması, bağımlılığı bir tanı olarak ayırıp kullanmayı zorlaştırmıştır. Narsizme benzer biçimde bağımlılık kavramının da bütün kişilik bozuklukları içinde bir derece var olduğu düşünülüp bu şekilde ele alındığında psikiyatrik bozuklukların anlaşılmasına kolaylık sağlamaktadır (Perry ve Vaillant 1989).
DSM-III’den farklı olarak DSM-III-R’de bağımsızca davranamama ve karar verememe kriteri eklenirken kendine güven eksikliği çıkarılmıştır. İtaatkarlık/boyun eğme özelliğine ilişkin dokuz ölçüt altıya indirilmiştir ve bu ölçütler onaylanmama, reddedilme, yalnızlık, terk edilme, hoşlanmama ve ilişkilerin sonlanması korkularını içermektedir. Bu tanım, genellikle terk edilme korkusunu yansıtmaktadır. Ancak bu değişikliğin Bağımlı Kişilik Bozukluğu ile reddedilme ve terk edilme korkusunu yoğun biçimde yaşandığı diğer bozukluklar (borderline, çekingen, kendi kendini çelmeleyen) arasında karmaşıklığa neden olabileceği ancak fark edilmiştir (Perry ve Vaillant 1989). Kendi başına karar veremeyen, insiyatiften yoksun, diğerlerine bağımlı ve ilişki tarzlarını sürekli boyun eğici biçimde sürdüren kişilerdir. Kendini diğerlerine muhtaç hissetmesi sebebiyle her koşulda diğerlerinin düşüncelerini onaylar, katılır hatta bu durum kötü sonuçlanabilecek davranışlarda bulunmaya kadar gidebilmektedir (Sorias 2007).

10. Obsesif-Kompulsif Kişilik Bozukluğu
Freud ve diğer bazı psikanalistler 20.yy başlarından beri Obsesif-Kompulsif Kişilik Bozukluğu olan kişiler için açık bir kuram ve tedavi şekli geliştiren ilk kişiler olmuştur. Obsesyon ve kompulsiyon terimleri, ilk analizciler tarafından hem belirli semptomatik ve patolojik davranışları (yani Obsesif Kompulsif Bozukluk) hem de bir kişilik bozukluğu türünü tanımlamak için kullanılmış, bu nedenle kafa karışıklığına yol açmıştır (Beck 2008). DSM-I ve DSM-III’de “Kompulsif Kişilik Bozukluğu” adı altında yer alan bu tanı, DSM-II’de ve yeniden DSM-III-R’de Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu olarak adlandırılmıştır. DSM-III-R’de, DSM-III ölçütleri korunmuş, buna ek olarak iki yeni ölçüt eklenmiştir: aşınmış, yıpranmış veya eskimiş değersiz şeyleri atamama; ve aşırı vicdanlı davranma ile etik, değerler veya ahlaki konular hakkında esnek olmama (Perry ve Vaillant 1989).

Obsesif-kompulsif kişi, kolay karar veremediği, seçim yapamadığı ve hayal gücü sınırlı olduğu için yaşamına farklılıklar getiremez ve çoğu zaman çevresinde olan değişikliklerden korkarak bunlara karşı tavır alır. Diğer insanların esnekliğini küçümseyerek karşılar, onları saçmalıklarla uğraşmakla suçlayabilir ve kendini sağduyulu, gerçekçi bir insan olarak değerlendirir (Geçtan 2004).

Uzm. Psikolog Reyhan Nuray Duman

1 Eylül 2016 Perşembe


ROMANTİK İLİŞKİDE DEPREM "ALDATMA ve  ALDATILMA"
     

Aldatma/aldatılma, çift terapistlerine sıklıkla getirilen sorunlardandır. İlişkilerin ve evliliklerin bitmesinde önemli etkiye sahip nedenler arasında yer almaktadır. Peki nedir aldatma ,neden bazı kişiler aldatma eğilimindedir, risk faktörleri nelerdir, aldatma/aldatılma sonucunda neler olur? Bu yazıda aldatmayı bilimsel araştırmalar ışığında ele alacağım.
   
   Betzig'in (1989) evliliklerin sonlanması konusunda 160 ülkede yapılan etnografik çalışmaların derlemesi evliliklerin bitiminde aldatmanın en yaygın sebep olduğunu ortaya koymuştur. Türkiye İstatistik Kurumunun 2006 yılında boşanma sebepleriyle ilgili yayınladığı dosyada da aldatma/aldatılma boşanma nedenleri listesinin en başında yer almaktadır.
    Aldatmanın ilişkilerdeki yaygınlığına rağmen konu ile ilgili çalışma sayısı yeterli değildir. Çalışması zor ve yapılan çalışmalar sınırlı sayıda olsa da evliliklerin bitmesinde önemli rol oynayan aldatma ve aldatmayla bağlantılı diğer konuların araştırılmasına ve kişilik yapısı ve aldatma arasındaki ilişkiye odaklanan çalışmalara gereksinim duyulmaktadır .

1. Aldatmanın Tanımı
    Drigotas ve Barta (2001) sadakatsizliği ikili bir ilişki bağlamı içinde taraflardan birinin duygusal ya da fiziksel yakınlık düzeyini düzenleyen normları ilişki dışındaki biriyle ihlal etmesi şeklinde tanımlamışlardır. Aldatma ortaya çıktığı tüm durumlarda her eşin bireysel özelliklerinin, aile kökenlerinin etkisinin, ilişkisel meselelerinin kişiye özgü olduğu ancak buna rağmen çeşitli aldatma temsillerinde paylaşılan ortak faktörlerin de bulunduğu karmaşık ve çok yönlü bir olgudur (Weeks, Gambescia, Jenkins, 2003).

2. Aldatmanın Sınıflandırılması
    Humprey (1987) aldatmanın sınıflandırılmasında çok boyutlu bir kıstas yelpazesi kullanarak aldatmanın süresi, ilişkinin duygusallık düzeyi, cinsel içerik miktarı, ilişkinin gizli ya da açık oluşu, eşlerden birinin ya da her ikisinin ilişkisi olması ve eşlerin cinsel yönelimi şeklindeki altı ölçütten bahsetmiştir.
   Lawson (1988) aldatmayı paralel, geleneksel ve rekreasyonel olmak üzere üç gruba ayırmıştır. Bu sınıflandırmaya göre paralel aldatma sadakatsizliğin eş tarafından bilinip örtük şekilde onaylandığı durumu içermektedir. Bu aldatma türünde kimi durumlarda eşlerin ikisi de evlilik dışı ilişkiye sahip olabilmektedir. Bir diğer aldatma türü olan geleneksel aldatmada aldatılan eş olanlardan haberdar değildir, sadakatsizliği onaylamamaktadır ve evlilik kurumu için bir saldırı olarak görmektedir. Bu sınıflandırmada son tür olan rekreasyonel aldatmada eşlerin evlilik dışı ilişkileri karşılıklı rızaya dayalıdır ve açık ilişki özelliklerini taşır.
    Levine (1998) aldatmayı aşk ilişkisi, sadece cinsellik, idare etme ve hayali eş seksi olarak dörde ayırmaktadır. Aşk ilişkisi duygusal bir bağlanmayla başlayıp zaman içinde cinsel bir boyut kazanan ilişki anlamına gelmektedir. Sadece cinsellik, herhangi bir duygusal bağlanmanın olmadığı, tarafların sadece cinsel yönden bir ilişki içinde oldukları aldatmayı kapsamaktadır. İdare etme, kişinin daha iyi bir başkasını bulana kadar geçici süreyle o durumda uygun olan kişi ile yaşadığı cinsel birlikteliği içermektedir. Hayali eş seksi ise fotoğraf ve video kullanımı, striptiz, mastürbasyon, telefon seksi, internet seksi gibi çeşitli formları barındırmaktadır.
    Subotnik (2007) de benzer şekilde aldatmayı, ilişkinin içeriği üzerinden ele alarak dört gruba ayırmıştır. Bu sınıflandırmaya göre ilk aldatma tipi duygusal içerikten yoksun olan tek gecelik ilişkiler serisini veya çok sayıda aldatmayı içeren ve uzun yılları geride bırakmış evliliklerde ortaya çıkabilen “aldatmalar serisi”dir. İkinci aldatma tipi, ilişki uzun süreli olmasına rağmen duygusal bağın düşük seviyede olduğu “kaçamak”tır. Bir diğer aldatma türü gerçek bir fiziksel temas olmadan duygusal bir yakınlığın olduğu “romantik aşk aldatması”dır. Subotnik’in sınıflandırmasındaki sonuncu aldatma türü kişinin duygu ikilemi gibi bir nedenle bir karara varamadığı durumlarda ortaya çıkan “uzun süreli aldatma”dır. Thompson (1984) da aldatmayı cinsel, duygusal ve hem cinsel hem duygusal olarak 3 kategoride değerlendirmiştir. Benzer şekilde Blow ve Hartnett (2005) da aldatmayı duygusallığa dayalı, cinselliğe dayalı ve hem duygusallığa hem cinselliğe dayalı olarak sınıflandırmıştır.
    Solomon ve Teagno (2011) aldatmayı ortaya çıkaran duyguları ele alarak farklı bir temelde sınıflandırma yapmışlardır. Buna göre aldatma korkuya bağlı ortaya çıkan, yalnızlığa bağlı ortaya çıkan, öfkeye bağlı ortaya çıkan olmak üzere üçe ayrılmaktadır. Korkuya bağlı ortaya çıkan aldatmada kişiler yakınlık, taahhüt, değersiz hissetme gibi sebeplerle bir ilişki içinde yer almaktan korku duymaktadır. Bu nedenle de korkularının kaynağı olan durumdan yani ilişkiden kaçmak amacıyla umutsuz girişimlerde bulunmaktadır ve bu kaçış da sıklıkla aldatma şeklinde olmaktadır. Bir diğer aldatma çeşidi olan yalnızlığa bağlı aldatmada kişiler bir süre sonra ilişkilerinde yalnız, eşlerinden ayrı ve uzaklaşmış hissedebilirler. Kişiler bunu farkettiğinde bu konu hakkında eşi ile konuşma, eşi ile daha fazla vakit geçirme, daha sevgi dolu ya da cinsel açıdan daha istekli olma gibi yöntemlere başvurabilirler ancak kimi zaman bu gibi yöntemler sorunun çözümünde etkili olmayabilmektedir. Bu gibi durumlarda kişiler yalnızlıklarına iyi gelecek şeylere yönelebilmekte ve bir başka kişiye aşık olabilmekte ya da bir başkasıyla ilişki yaşayabilmektedir. Sınıflandırmanın son türü ve en ilkel olan öfkeye bağlı aldatmada öfkesi ile başa çıkamayan kişiler ilişkilerinde yaşadıkları çatışmalar sonucunda ortaya çıkan incinme ve öfke duygularını kontrol edemeyebilir hatta bu duygular onları kontrol edebilir. Bunun sonucunda da intikam arzusuyla eşlerini incitecek bir şeyler yapmak isteyebilirler ve aldatma da bu listenin ilk sıralarında yer almaktadır.
    Aldatmayı diğer sınıflandırma yöntemlerinden farklı olarak psikanalitik bir perspektiften ele alan Strean (1976) ise aldatmayı dört başlık altında ele almıştır; buna göre aldatma ensestöz obje olarak eş, süperegoyla savaş, biseksüelliğin ifadesi, ortak yaşama karşı savunma olarak sınıflandırılmaktadır. Ancak belirtmek gereklidir ki bu sınıflandırmada bu dört grup birbirini dışlamak zorunda değildir. Ensestöz eş kategorisinde eş bilinçdışında bakım verici, anlayışlı ve rahatlatıcı olan güçlü ebeveyn gibi deneyimlenmektedir. Bu nedenle eşle cinsel birliktelik ensest ve buna bağlı olarak yasak bir ilişki gibi algılanmaktadır. Bu nedenle evlilik dışı birlikte olunan kişi aşk objesi olarak görülmektedir. Süperegoyla savaş kategorisinde süperegonun buyrukları karşı tarafa yansıtılmakta ve eş etik ve ahlakın simgesi olarak görülmektedir. Güçlü eşe karşı bağımsızlık ise ancak sadakatsizlik eylemi aracılığıyla yapılan isyanla kazanılmaktadır. Biseksüelliğin ifadesinde, biseksüel yönelimin bir yanı evlilik diğer yanı ise aldatma aracılığıyla yaşanmaktadır. Ortak yaşama karşı savunmada, bağımlı iki kişi zayıf kimliklerini onaylamak için birbirine yapışmakta ve her şeyi paylaşmaktadırlar. Bu ilişki türünde her iki taraf da eleştiriye karşı oldukça hassastır ve diğeri üzerinde güçlü olma ve kontrol sağlama arayışındadır. Aldatma da böyle bir ilişkide ortak yaşam bağlarından kaçışı, diğeri üzerinde zaferi, özerklik girişimini ifade etmektedir.

3. Aldatmada Risk Faktörleri
    Aldatma bireysel sorunlarda ya da bireysel istek ve ihtiyaçların ifadesinde bir başa çıkma mekanizması olabileceği gibi ilişki sorunlarına bir tepki olarak da ortaya çıkabilmektedir, ancak şunu belirtmek önemlidir ki aldatma sadece sorunlu ilişkilerde değil aynı zamanda iyi giden ilişkilerde de kendini gösterebilir.
    Evlilik doyumsuzluğu ve aldatma arasında ilişki kuran çok sayıda çalışma bulunması bu kavramın aldatmada öncelikli bir risk faktörü olduğunu düşündürmektedir. Ancak ilişki doyumsuzluğunun aldatmanın nedeni olabileceği gibi sonucu olma ihtimali de
   Thompson (1983) evlilik ve cinsellikle ilgili doyumsuzluğun; evlilikte yalnız hissetme, duygusal özgürlük ihtiyacı, yabancılaşma, çevrede evlilik dışı ilişki yaşayan kişilerin varlığı, cinsellik ve aşkı birbirinden ayırma gibi diğer olumsuz etkenlerle bir araya geldiğinde evlilik dışı ilişki ile güçlü bir şekilde ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Benzer şekilde Atkins ve arkadaşları tarafından yapılan bir başka çalışma ilişki doyumunun aldatmayı güçlü bir şekilde yordadığını bulgulamıştır. Çalışma sonuçları evliliğinde kendilerini “çok mutlu değil” seçeneğinde konumlandıran katılımcıların ilişkilerinde kendilerini “çok mutlu” nitelendirenlere oranla aldatmaya dört kat, “epeyce mutlu” seçeneğini işaretleyen katılımcıların ise “çok mutlu” seçeneğini seçen katılımcılara göre aldatmaya iki kat daha fazla meyilli olduğunu göstermiştir.
    Glass and Wright (1985), aldatma ve evlilik doyumsuzluğu ilişkisini cinsiyetler açısından ele almışlar ve çalışmalarında evlilik dışı ilişki yaşayan kadınların erkeklerle kıyaslandığında evliliklerinde daha fazla doyumsuzluk yaşadığını bulgulamışlardır. Aynı çalışmanın sonuçlarına göre kadınlar için sahip oldukları ilişkideki duygusal doyumdan daha fazla duygusal doyuma ulaşma arzusu motive edici bir sebepken, erkekler için cinsellik evlilik doyumsuzluğuna göre daha fazla güdüleyici görünmektedir. Aktarılan çalışma sonuçları, evlilik doyumsuzluğu ile aldatma arasındaki ilişkinin varlığına dair düşünceyi destekler görünmektedir.
    Evli bireylerde cinsel aldatmayı yordayan değişkenler üzerine yapılan bir çalışmada evlilik doyumu ve sosyodemografik değişkenlerin cinsel aldatma ile yüksek oranda ilişkili olduğu bulunmuş; ayrıca nörotik kişilik yapısı, dini inanış ve hamilelik değişkenlerinin de cinsel aldatmayı yordama gücününolduğu ortaya konmuştur
     Yukarıda yer verilen faktörlere ek olarak, diğer kişilere erişimdeki kolaylık ve çeşitlilik gibi çevresel faktörler de aldatmada risk faktörleri arasında yer almaktadır. Aldatma oranlarında kadın-erkek dağılımı arasındaki eşitsizliği bunun üzerinden açıklayan ve erkeklerin tarihsel olarak kadınlara kıyasla iş hayatında daha çok yer almalarına ve iş dolayısıyla daha çok kişiyle iletişime geçmelerine bağlı olarak daha yüksek aldatma potansiyeline sahip olduğunu öne süren araştırmacılar bulunmaktadır .Son yıllarda kadınların çalışma hayatında daha çok yer almaya başlamasına bağlı olabilecek aldatma oranlarında cinsiyet dağılımı arasındaki farkın azalması da diğer kişilere erişimin aldatma üzerinde etkili olabileceği düşüncesini destekliyor görünmektedir. Kimi evlilik dışı ilişkiler önemli psikiyatrik rahatsızlıklar, kişilik bozuklukları ya da parafili ile güçlü derecede ilişkili olabilir. Örneğin hipomani, kokain bağımlılığı, psikopatik kişilik, teşhircilik gibi bozukluklar kişilerin sadık kalma, sabır ve sorumluluk kapasitesini zorlamaktadır (Levine, 1998).
    Aldatmada yatkınlaştırıcı faktörlerin yanı sıra engelleyici etkiye sahip faktörlerin de bulunduğunu    göstermektedir. Dini inanışın cinsel aldatma konusunda engelleyici bir role sahip olduğu birçok çalışmada desteklenmiştir.

4. Aldatmanın Sonuçları
     Evlilik sınırlarının bir çeşit ihlali olan aldatma ister açıkça var olan ister varsayılan bir durum olsun, ilişki içerisinde verilen sözlerin bozulması ve hayallerin yıkılması anlamına gelmektedir (Bischoff, 2003). Daha önce de belirtildiği gibi aldatma, evlilik hayatının bozulmasının ve boşanmanın nedenleri arasında önemli bir yere sahiptir. Her zaman boşanma ile sonuçlanmasa da aldatma daima ilişkileri etkilemektedir ve çoğu çift için bu etki olumsuz ve acı verici olmaktadır (Blow, 2005).
    Erkeklerin eşlerinin kendilerini cinsel olarak aldattıklarından şüphelenmeleri ya da evlilik dışı ilişkinin varlığından haberdar olmaları, kimi zaman aile içi şiddet ve cinsel zorlamaya zemin hazırlayabilmektedir.
     Aldatma, saldırganlık gösterme gibi davranışsal sonuçların yanında üzüntü, öfke, kaygı, utanç, intikam, incinme, kıskançlık, mahçubiyet gibi sıkıntı verici çeşitli duyguların kombinasyonunu beraberinde getirmektedir .Aldatılan eşte, terkedilme tehdidi, ayrılma kaygısı, genellenmiş kaygı gibi duyguları uyarmakta ve eski korkuların yeniden ortaya çıkmasına sebep olabilmektedir ve eşe kaderinin kontrolünün kendisinin elinde olmadığını hissettirerek gurur kırıcı olmaktadır (Levine, 2005). Aldatmada ortaya çıkan acı verici duygular kimileri için başlangıçta yoğun olsa da zaman içerisinde yok olmakta, kimileri içinse kişilerin kendilik kavramında kalıcı yaralar bırakmaktadır. Ancak ne olursa olsun aldatma deneyiminin yaşattığı acının tamamen silinemediği, geçmişte bir yerlerde gizlendiği ve bu olayı sindirmiş görünen kişilerde bile tetikleyici durumların eski acıları hatırlatabildiği söylenebilir (Blow, 2005).
     Aldatmanın öğreniliş şekli, olayın ilişki üzerinde yaratacağı etkide rol oynuyor görünmektedir. Buna göre, eşi aldatma durumunda yakalama ve bir başka kişiden aldatma ilişkisinin varlığını öğrenme ilişki kalitesinde en olumsuz sonuçları yaratan ve affedilmesi en güç olan öğrenme türleridir. Bunlarla kıyaslandığında ilişkiye dair sorular sorarak aldatmanın varlığını öğrenmek ilişki kalitesine daha az zarar vermektedir ancak bu şekilde öğrenme de aldatan kişinin kendiliğinden durumu itiraf etmesine göre daha zarar vericidir. Aldatma ilişkisini öğrenme şeklini ilişkiyi bitiren bir sebep olarak değerlendirmeye gelince, eşin kendiliğinden itirafı ilişkiyi en az bitiren öğrenme türüdür. Eşi yakalamadan sonra üçüncü bir kişinin söylemesiyle öğrenme, genellikle ilişkiyi en çok bitirici etkisi olan öğrenme türüdür.
    Aldatma ilişkisinin öğrenilmesi aldatılan kişinin dışında daha geniş bir çevrede sorunların ortaya çıkmasına da zemin hazırlayabilmektedir. Örneğin çocuklarda, geniş ailede, arkadaşlarda, aldatma ilişkisindeki kişilerde ciddi ızdıraplara yol açabilmektedir. Çocuklar aldatmanın varlığını açıkça öğrenmeseler bile evdeki iklimin değişimini farkederek bu duruma tepki verebilmektedir (Levine, 2005).
    Aldatma aldatılan eş üzerinde olduğu gibi aldatan taraf üzerinde de olumsuz durumlara yol açabilmektedir. Aldatan eş hem etiketlendiğinden hem de ciddi boyutta yargılanmayla karşılaştığından kayıp ve utanç duygularını bir arada yaşamaktadır(Levine, 2005).

5. Aldatma ile İlgili Çalışmalar
    Evlilik dışı ilişki yüzünden ilişkileri zarar gören ve çift terapisine başvuran kişilerin yaygınlığı sebebiyle aldatma ile ile ilgili kavramların araştırılması oldukça önemlidir.Aldatma/aldatılma evliliklerde sıkça rastlanan bir sorun olsa da konu ile ilgili çalışmaların sayısı ortaya çıkış yaygınlığı ile orantılı değildir ve buna bağlı olarak da aldatma yeterli boyutta anlaşılmamış bir kavramdır.
    Kantarcı (2009), aldatmanın önemli bir konu olmasına rağmen mahrem bir konu olmasından dolayı çalışılmasının ve hakkında bilgi edinilmesinin kolay olmadığını ve bu nedenle yapılan çalışma sayısının oldukça kısıtlı olduğunu söylemiştir.
    Yapılan çalışmalarda genellikle, kadınların daha çok duygusal, erkeklerin ise daha çok cinsel aldatmaya meyilli oldukları görülmüştür (Atkins ve ark, 2001) ve bununla paralel olarak da kadınların daha çok duygusal olarak aldatılmaktan, erkeklerin ise cinsel olarak aldatılmaktan korktukları sonucuna ulaşılmıştır. Çalışmalarda yaygın bulgu erkeklerin kadınlara oranla eşlerini daha fazla aldattıkları şeklinde olsa da aldatma ve cinsiyet değişkeni ilişkisini değerlendiren çalışmalar içinde özellikle genç örneklemde cinsiyetlerdeki aldatma oranındaki farkın azaldığını gösteren araştırmalar bulunmaktadır. 40 yaş altı grupta cinsiyetlere göre aldatma oranlarını farklılaşmamaktadır. Aldatmayı daha çok cinsel sadakatsizlik üzerinden tanımlayan erkeklerin eşlerini daha çok cinsel yönden aldatması, bu yöndeki tetikleyicilerin daha kolay ve sık olarak ortaya çıkmasına bağlanabilir. Bu açıklamaya alternatif olarak her iki cinsiyetin de daha hassas oldukları alanda aldatmaya eğilim göstermesi nedeniyle arada bir yansıtma süreci olabileceği ve kişinin eşiyle ilgili kıskançlığının kendi aldatma eğiliminden kaynaklanabileceği düşünülmektedir (Harwood, 2009).
    Hatamy, Fathi, Gorji ve Esmaeily (2011), kaçıngan bağlanma stiline sahip kişilerin daha çok aldatma ilişkisi yaşamaya meyilli olduğunu ve kaygılı ve güvenli bağlanma stiline sahip olanların kaçıngan bağlanma stiline sahip olanlara göre ilişkilerinde daha sadık olduğunu bulmuşlardır. Benzer şekilde Fricker'ın (2006) yaptığı bir çalışmanın sonuçları kaçıngan ve kaygılı bağlanma ile aldatmanın yüksek düzeyde ilişkili olduğunu -kaygılı bağlanma evlilik dışı davranışlar listesi ile, kaçıngan bağlanma ise aldatmaya yatkınlık ölçeği ile pozitif ilişkili- göstermektedir.  Kantarcı (2009) bağlanma stillerine göre aldatma eğilimleri ve çatışma yönetim biçimlerini incelemiş güvensiz bağlanma stiline sahip kişilerin güvenli bağlanmaya sahip kişilere göre aldatmaya daha meyilli olduğunu bulmuştur.
     Treger ve Sprecher (2011), farklı aldatma türlerine verilen tepkilerde bağlanma stillerinin etkisini araştırmışlar ve bağlanma stillerinin, kişilerin hangi tür aldatmayı daha stres verici bulduğu üzerinde orta derecede bir etkiye sahip olduğu sonucuna ulaşmışlardır. Çalışma sonuçlarına göre erkeklerde saplantılı bağlanma stiline sahip olma, güvenli, korkulu ve özellikle kaçıngan bağlanmaya sahip olmaya göre duygusal aldatmayı daha stres verici bulmayı yordamaktadır. Kadınlarda ise kaçıngan bağlanma tarzına sahip olma, saplantılı ve korkulu bağlanmaya göre cinsel aldatmayı daha stres verici bulmayı yordamaktadır. Bağlanma stillerinin ortaya çıkışında önemli rol oynayan ebeveynlik stillerinin, aldatma, cinayet işleme, hırsızlık yapma gibi risk almaya yönelik davranışlarla ilişkisinin incelendiği bir çalışmada (Quinlan ve Quinlan, 2007), ulaşılabilir ve cevap verici ailelerde büyüyen yetişkinlerin, evlilik dışı cinsel birlikteliğe tolerans gösterme oranının daha düşük olduğu ve bebeklik döneminde babanın gösterdiği yakınlığın yetişkinlik döneminde kişilerin aldatmaya yönelik tutumlarını olumlu yönde yordadığı bulunmuştur.
    Yukarıda aktarılan çalışmaların sonuçlarından hareketle, aldatma bağlanma temelinde anlaşılabilir görünmektedir.

Uzm. Psikolog Reyhan Nuray Duman

KAYNAKÇA
Atkins, D. C., Baucom, D. H., & Jacobson, N. S. (2001). Understanding infidelity: Correlates in National Random Sample. Journal of Family Psychology, 15 (4), 735-749.
Bischoff, R. J. (2003). Infidelity. Journal of Couple & Relationship Therapy: Innovations in Clinical and Educational Interventions, 2 (4), 73-78.
Blow, A. J. (2005). Facing it head on: Helping couples move through the painful and pernicious effects of infidelity. Journal of Couple & Relationship Therapy: Innovations in Clinical and Educational Interventions, 4 (2-3), 91-102.
Drigotas, S. M., & Barta, W. (2001). The cheating heart: Scientific explorations of infidelity. Current Directions In Psychological Science,10 (5), 177-180.
Harwood, K. (2009). Projecting infidelity: Does an individual's experiences with infidelity affect their perception of their partner's infidelity?Yayımlanmamış yüksek lisans tezi, California State University.
Kantarcı, D. (2009). Evli bireylerin bağlanma stillerine göre aldatma eğilimleri ve çatışma yönetim biçimlerinin incelenmesi. Yayımlanmamış yüksek lisans tezi,İstanbul Üniversitesi.
Levine, S. B. (1998). Extra marital sexual affairs. Journal of Sex & Marital Therapy, 24 (3), 207-216.
Levine, S. B. (2005). A clinical perspective on infidelity. Sexual and Relationship Therapy, 20 (2), 143-153.
Solomon, S. D., ve Teagno, L. J. (2011) "Making up is hard to do" Couples Therapy After Infidelity.
Treger, S., & Sprecher, S. (2011). The influence of sociosexuality and attachment style on reactions to emotional versus sexual infidelity. Journal of Sex Research,48 (5), 413-422.
Weeks, G. R., Gambescia, N., & Jenkins, R. (2003). Treating infidelity: Therapeutic dilemmas and effective strategies. New York: W. W. Norton.